ÜLKEM VE GEZDİĞİM ÜLKELERDEN İZLENİMLER
Bu anıları aklıma geldiği sırayla yazacağım. Gezdiğim birçok ülkeden hoşuma gidenler oldu ama Türkiye’den başka bir yerde yaşabilme ihtimalimin olmadığını fark ettim.
Türkiye, acısı tatlısıyla farklı bir ülke. Bu kadar küçük bir coğrafyadaki farklılıklar dünyanın herhalde hiçbir yerinde yoktur. Dünyanın en zengin bitki örtüsü, kuş çeşidi, meyve - sebze çeşidi bizde; aynı anda dört mevsimi yaşıyoruz. Bunların birçoğu belki de çok önemli değil, bizi biz yapan ve dünyadaki diğer ülkelerden ayıran şey, bu ülkeyi yaşanır kılan şey bana göre bizim duygusal yapımız ve dünyada bir eşi bulunmayan insanımız. Her yerde iyi insan bulabilirsiniz ama bizim Anadolu’da yaşayan insanımızın candan davranışını bulamazsınız. Türkiye’nin birçok yerini gördüm. Kiminde yaşadım kiminde de yaşayanlarla bir arada bir süre birlikte bulunma şansına sahip oldum. O nedenle insanımızı aşağı yukarı iyi tanıyorum. Bir Anadolu insanı örneği: Annemin arkadaşı beni ne zaman görse bir “yaaavrıım” der ve öyle bir kucaklar ki içimin titrediğini hissederim. Kendi çocukları-torunları olmasına rağmen bu içten seslenişinde kendimi onun gerçek kızı gibi hissederim. Onu her hatırladığımda içimde bir sıcaklık dolaşır, yüzümde gülümseme belirir. Bunu artık büyük şehirlerde yaşayamazsınız, ama şehirler biraz küçülmeye başlayınca bu insanların çokluğu sizi şaşırtabilir. Doğal, yapmacıksızdırlar. İçtendirler, menfaat beklemezler. Tek bekledikleri onları bayramlarda arayıp hatırlarını sormanızdır. İşte ben bu insanlar nedeniyle bu ülkeyi hiç terk edemedim…
Gittiğim her ülkeyi didik didik araştırdım, acaba burada yaşayabilir miyim diye. Çünkü her ne hikmetse yetiştiğim dönemde ülkemizin, tarihimizin, dilimizin ve insanımızın hep küçümsendiğini hatırlıyorum (ailemin dışındaki çevrede: okul, gazete, filmler vs). Başka ülkeler çok mükemmel gösterilirdi. Bu duygu içime işlemiş galiba, her gittiğim ülkeyi Türkiye ile kıyasladım. Ülkeye her dönüşümde mutluluktan uçtum, hep toprağımı öpme isteğim oldu. Çocukken Almanya’da geçirdiğim dönemler çok güzel olduğu için Almanya’da yaşamayı istemişimdir. Ama elime fırsat geçip de orada çalışmaya başladığımda 20 ay zor dayandım. O 20 ayın her iki-üç ayında birkaç günlüğüne de olsa İzmir’e gelmeme rağmen zor dayandım.
Gittiğim ülkelerin bazıları gerçekten güzeldi, özellikle sosyo ekonomik açıdan yaşayabileceğim ülkenin Kanada, param ve fırsatım olduğunda her fırsatta gideceğim ülkenin ise Hindistan olduğuna karar kıldım. Birde atalarımızın Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’ya gelirken geçtikleri ve izlerini bıraktıkları ülkelerle, Çin, Japonya gibi ülkeleri gezmek isterdim. Çünkü görmediğim ama okuduklarım ve belgesellerde izlediklerim kadarıyla bu ülkelerdeki kültür beni büyülüyor. Batının tek düzeliği Asya ülkelerinde yok. Hindistan, Tayland, Hong Kong, Singapur gibi gördüğüm ülkelerde herşey rengârenk. Bahreyn havaalanında gördüğüm insan ve renk çeşitliliğini ne Almanya, Amerika, Kanada havaalanlarında ne de Hindistan havaalanında gördüm. Onlardaki çeşitliliği görünce Türkiye’deki havaalanlarında ne kadar tek düze renkler olduğunu düşünüyorsunuz. Asya’daki renk cümbüşü görülmeye değer. Asya’nın ve Hindistan’ın tadına varmak için önce Avrupa’nın çok renkli olmayan ciddi ortamlarını görmenizi öneririm. Avrupa’da iki ülkeye ve birkaç şehre gittikten sonra gideceğiniz diğer şehirlerin bir bakarsınız ki birbirinden pek farkı yok; güzelliğin, temizliğin ve düzenin hemen hemen her yerde hâkim olduğunu fark edersiniz. Oysa doğudaki ülkelerde her şey iç içe, her an bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Benim önerim: önce ülkemizi gezin. Ortaokuldayken bir öğretmenimin sözü kulağımdan hiç gitmez: “önce çevreni sonra evreni tanı”. Eğer ülkenizi, tarihinizi ve kültürünüzü tanımıyorsanız boşuna başka ülkelerde zaman kaybetmeyin. Çünkü bizim zengin hazinemizden bir kepçe nasiplenmeden giderseniz oralar sizi yanlış büyüler. Bir örnek vereyim. Almanya’da Münih’te bir sarayı gezmeye gitmiştim. Gezdim, tam çıkarken baktım bir Türkiye’den bir tur grubu sarayın içine giriyor. Birkaç kişi daha girer girmez “ay harika” demez mi? Ben de gezdim ama bazı porselen eşya ve kral ailesinin kızakları dışında harika diyebileceğim bir şey göremedim. Ve şu sonuca vardım: bu kişiler belli ki Türkiye’de hiç gezmemişler. Çünkü Topkapı sarayını, Dolmabahçe sarayını ve Etnoğrafya müzelerini gezmiş birileri buraya ancak “güzelmiş” diyebilirdi, harika demezdi. Kendi kültürümüzden bu kadar habersiz kişileri görmek beni çok üzüyor. Avrupa’da heykel ve resim gerçekten çok güzel, hayatın bir parçası haline gelmiş. O güzel eserler bizde yok, binaları ve kiliseleri gezerken büyüleniyorsunuz. İslam dininin etkisiyle bizde heykel ve resim onlara kıyasla yok denecek kadar az. Ama taş ve tahta işçiliği çok gelişmiştir. İstanbul’daki eski taş binaların üzerindeki taş işlemelerine dikkat ederseniz büyülenirsiniz. Bizdeki işçiliğin zarafetini ancak doğu ülkelerinde görürsünüz, seyretmesi doyumsuzdur. Hem batıda hem de doğuda güzellikler çok. Geçiş hattındaki ülkemizde biz hepsini harmanlamışız ve çok özel bir güzellik yaratmışız. O nedenle Türkiye’yi gezmeden, kültürünüzü tanımadan dışarı gitmeyin. Bunu yaptığınızda nereye giderseniz gidin ülkemizden daha güzel ve yaşanası bir ülke olmadığını hayretle göreceksiniz. Her sıkıntısına rağmen bu ülke bir cennet. Ve biz dünyanın en mirasyedi toplumuyuz, rahatımızdan hiç feragat etmiyoruz, tembeliz, sıkıntıyı sevmiyoruz. Ama dünyanın en iyi insanlarına sahip bir toplumuz. Ben bu ülkeyi çok seviyorum. Sevmeyenleri anlayamıyorum.
Bugün (31 mayıs 2008), TRT nin marketinden satın aldığım, Dünyaya Doğan Güneş belgeselinin bir kısmını izledim; geçmişimize ne kadar yabancı kaldığımızı, bize öğretilmediğini üzülerek gördüm. Bugün hayranlıkla içine düşülen batı biliminin kökenlerinin bir kısmının bizim atalarımızdan alıntı olduğunu siz de öğrenseniz ne yapardınız? İbn Sina’nın eserlerini alıp AVİ CENNA adı ile kendilerine mal etmek, onun kitabının bir kısmının Aristonun kitabı diye tanıtılması bende acı bir burukluk yarattı. Memlûkler devrinde 8000 yataklı hastane ve tıp fakültesinin olduğunu, estetik amaçlı da olsa katarakt ameliyatlarının yapıldığını, cebir ve trigonometrinin Mezopotamya kaynaklı olduğunu öğrendiğinizde neler hissedeceğinizi bilmek isterseniz, 3 DVD den oluşan ve Goethe Üniversitesi (Almanya) İslam Tarihi Enstitüsü müdürü Prof. Dr. Fuat Sezgin’in çalışmalarıyla hazırlanmış bu belgeseli alıp izlemenizi öneririm. Bu topraklara ve onun üstünde yaşamış geçmişimize daha çok hayran olacağınıza eminim.
ALMANYA
Çocukluğumun dört yılının, daha sonra da çalışma hayatımın iki yıla yakın bir zamanının geçtiği bu ülkeyi seviyorum. Politikacıları ve onların politikaları dünyanın her yerinde aynı olduğu için bir ülkenin insanlarından söz ederken politikacılarının haricinde diye bir parantez açıyorum. Almanları çoğunlukla olumsuz tanıtırlar. Oysa ben onlarla iç içe yaşadım ve onların kötülüğünü görmedim. Belki bunda benim almanca bilmem ve onların kafasındaki Türk tipine uymamam bir etken olmuş olabilir. Bunun benim açımdan faydası, beni yabancı gibi görmediklerinden dolayı onları daha iyi tanıma olanağı buldum. Yaşlıları, teknolojinin ve sanayinin getirdiği farklılıklardan pek mutlu değillerdi. Çünkü kalabalık ailelerden çekirdek aileye doğru gerçekleşen hızlı evrimi halen kabullenememişlerdi. Çünkü yalnız kalmışlardı. Çocukları telefonla arıyorlardı, kutsal günlerde ziyaret ediyor saygıda kusur etmiyorlardı. Ama o kalabalık aileleri yoktu. Herkes kendi evinde ve işindeydi, yaşlılar ya huzur evinde ya da kendi evlerinde çoğunlukla yalnız yaşıyorlardı. Bizdeki gibi kahve içmeye çat kapı gidilen komşulukları olmadığından konuşma ihtiyacını (benim rast geldiklerim) otobüs duraklarında gideriyorlardı. Yine bizde yurtdışına adımını atmamış ama yabancı ülkeleri çok iyi bilen vatandaşlarımızın sandığının aksine Almanya’da emeklilerin çoğu çok düşük maaş almaktadır. Bu nedenle emekli olan Almanlar (orada ben bildim bileli erkeklerde 65, kadınlarda 60 yaşında emekli olunuyor) ek iş yapıyorlar, bunlardan biri de hayvan gezdirme. Onu da bir gün yürüyüş yaparken rast geldiğim yaşlı hanımla sohbet ederken öğrendim. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde insanlar birbirine çok saygılı. İnsana garip gelebilir nasıl herkes böyle saygılı olabiliyorlar diye. Tamamen yetişme tarzından kaynaklanıyor.
Ortalama bir Alman ailesinde çocuklar daha küçükken sorumluluk almaya yönlendiriliyorlar; Amerikalı ve Kanadalı ailelerinde aynı yöntemi kullandıklarına şahit oldum. Hepsi aynı mı? Elbette ki hayır her zaman ve her toplumda uçlarda olan istisnalar vardır. Ben ortalamadan bahsediyorum. Almanya’da bir metroda seyahat ederken küçük çocukların anne-babalarının yanında sessiz oturduklarını görürsünüz. Sokakta çocuk sesi duyamazsınız. Almanya’da bir ara sokaktaki çocuk seslerini özlediğimi hatırlıyorum. Türkiye’deki ve Almanya’daki anne babalar arasında çok önemli bir fark var. Bizde evlilik evcilik oynamak, çocukta bu evcilikte oynanabilecek oyuncak bebek zannediliyor. Oysa onlarda evlilik birlikte yaşamaktır. Biraz daha açarsam, bizde kızın ve erkeğin ailesi ön plandadır. Doğdukları andan evlendikleri ana kadar anneler her işlerini yapar(hatta son zamanlarda evlendikten sonra da). Evlilikle ilgili her işi aileler halleder, Evlenecekler sadece alınacakları beğenirler. Evlenince kadın erkekten erkekte kadından iş yapmasını bekler; oysa ikisi de çoğunlukla iş yapmasını bilmezler, ya dışarıda yiyip içip evi temizletip sorunlarını çözerler ya da üç gün sonra boşanırlar. Diyelim ikisi de biraz iş yapıp evliliği kurtardı, sıra gelir bebeğe çünkü evcilikte oyuncak bebek olmazsa olmaz. Bebekleri olur. Bebeği süslü giydirip gezdirmek birinci hedeftir. Oyuncakları her şeyden önemlidir. En pahalı doktorlarla, en pahalı giyeceklerle, en pahalı oyuncaklarla bebek büyütülmeye çalışılır. Bebeğin bir insan olduğu insanın gelişim aşamalarının belirli kuralları olduğu hatırlanmaz. Yürütülmez arabada gezdirilir, parkta oynatılmaz elbisesi kirlenir. Oysa bu faaliyetler fiziksel ve ruhsal gelişim için çok gereklidir. Almanya’da evlilik genellikle karşılıklı alınan karardır ve aileler sadece gençlerin istediği yönde yardımcı olurlar. Aileden maddi destek beklenmez, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılarlar. Çocuk onlar için önemlidir. Bebeğe ayıracakları vakitleri, ekonomik koşulları önceden planlarlar. Çocuklarını, kendi ayaklarının üzerinde durmasını sağlayacak şekilde yetiştirirler. Çünkü O geleceğin yetişkinidir. İki ya da üç yaşındaki çocuk ayakkabısını bağlayabilir (becerip becerememesi önemli değil ama yapması teşvik edilir) bir yaşındaki çocuk mamasını döke saça da olsa kendi yer bir süre sonra dökmeden yemeyi öğrenir. Beş-altı yaşında ufak tefek işlerde yardımcı olması teşvik edilir. Çocuklar saat dokuzdan sonra yatarlar (bizde ise gece yarısına kadar oturur bir de TV yi kumanda eder). Çocuklar aileyi değil aile çocukları yönlendirir; çünkü onlara göre geleceğin yetişkinine anne baba yol göstermek zorundadır; onu topluma ve toplum kurallarına hazırlamak ailenin görevidir. (Devamı gelecek) 31.mayıs 2008