KONGRELER, SEMPOZYUMLAR, SEMİNERLER NEDEN YAPILIR?

Emekli olana kadar çeşitli etkinliklere dinleyici, hazırlayıcı, panelist, konuşmacı olarak; yurtiçinde ve yurtdışında katıldım.

İlk seneler katıldığım toplantılar ücretsizdi, herkese açıktı ve tartışmalı geçerdi. Mesela bir immünoloji toplantısına tıp fakültesinin birçok anabilim dalından, hatta ilgilenen diğer sağlıkla ilgili fakülte ve yüksek okullardan katılanlar olduğunu hatırlıyorum.

Gel zaman git zaman toplantılar haklı olarak paralı olmaya başladı, çünkü toplantı salonu kiralanıyordu, duyurular vs hep masraflıydı. Paralı olmaya başlayınca sadece aynı daldan olanlar katılmaya başladı. Mesela kardiyoloji ise sadece kardiyologlar katılıyorlardı. Mesela Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon YO (yüksek okulu) toplantılarına sadece fizyoterapistler, Beslenme ve Diyet YO toplantılarına sadece diyetisyenler, Eczalıkla ilgili ise sadece eczacılar, Hemşirelik YO düzenlediyse sadece hemşireler katılmaya başladılar.

Özellikle, akademik yükseltmelerde bilimsel toplantılara katılım ve yayın puan kazandırmaya başladığında toplantılar profesyonel ekiplere teslim edilmeye başlandı. Bu da maliyeti yükseltti. Bazı hekim grupları şanslıydı çünkü yazacak  ilaçları varsa ilaç firmaları giden hekimlerin masrafını karşılıyordu. Oysa AİDS, Halk Sağlığı, Hemşirelik vs ile ilgili toplantılar için bu tip promosyonlar olmadığından düzenleyenlerde katılanlarda zorlanıyordu.

(Çoook) eskiden toplantılarda bilimsel tartışmalar yaşanırken son yıllarda bunun pek olmadığı dikkatimi çekti (benim katıldığım toplantıların sağlıkla ilgili olduğunu, diğer alanlardaki toplantılara katılmadığımı hatırlatmak isterim). Kendi kendime nedenini sorguladığımda vardığım sonuç:

1.     Akademik yükseltme nedeniyle başvuru çok fazla, oysa süre kısıtlı. Genel konuşmacılardan sonra başlayan bilimsel sunumlara ayrılan süre 5-10-15 dakika olarak kısıtlanıyor, buna 5 dakikalık tartışma ilave ediliyor ama yapılan bilimsel araştırma bu süre içinde kırpılarak anlatıldığından tartışma ya olmuyor ya da cılız kalıyor.  

2.     Anabilim dalları birçok yan dallara ayrıldığından, dinleyiciler aynı anda birkaç salonda birden gerçekleşen konuşma ya da sunumlardan ilgilendiklerini dinleyebilmek için salondan salona koşuyorlar. Soru sormak yerine koşturmayı yeğliyorlar.

3.     Çok pahalı olmaya başlayan bu toplantılar çoğunlukla tatil yörelerinde yapılmaktadır. Bazı akademisyenlere hem sunumunu yapma hem de bulunduğu ortamdan uzaklaşarak biraz dinlenme olanağı sağladığı için çok sayıda kayıt yaptırılmış olan toplantılarda bir de bakıyorsunuz ki salonlarda birkaç kişi kalıyor yani soru soracak kimse olmuyor. Bir toplantı sonrası, akşam yemeğinde kendi aralarında konuşan iki asistan birbirlerine "kendim anlattım kendim dinledim; vallahi gece nasıl anlatacağım ya bir de soru sorarlarsa ne yaparım diye uykum kaçmıştı; boşuna korkmuşum" diyorlardı.

Yurtdışına gidenlerde de durum farklı değil. Çoğu poster sunumu için gidiyor ve toplantılardan cazip gördüklerine katılıyor, onun dışında şehir gezintisini tercih ediyorlardı; bunun önemli sebeplerinden biri de dile yeterince hakim olmamalarıydı.

Oysa benim katıldığım bir toplantıda, çeşitli ülkelerden gelen kişiler "bir sistemi" sunumu yapanlarla tam iki saat tartıştılar ve ben, bizde henüz kurulmaya başlayan bu sistemin değişik ülkelerde ne durumda olduğunu, neden sorunlar yaşadıklarını öğrenmiş oldum.

Bu toplantıyla ilgili bir de anım var. Yurtdışında ilk kez bir sözlü sunum yapacaktım ve Türkiye'de öğrendiğim ve konuşma pratiğim çok az olduğundan (çünkü 15 günlük turlar dışında İngilizce konuşan bir ülkede bulunmamıştım) endişeliydim. O sırada çok değer verdiğim bir profesörümüzle bunu paylaştığımda bana "konunu anlat sordukları soruyu anlamış gibi yap ve bildiğini anlat. Biz böyle yapıyoruz." demez mi. Allah'tan sorular kolay geldi de anlamış gibi yapmak zorunda kalmadım.

Son yıllarda aynı alanla ilgili neredeyse iki üç dernek var ve bunların her biri kendi toplantısını yapıyor. Birçok kişi buna karşı çıkıyor ama bunların sayısı gittikçe artıyor. Diyeceksiniz ki "ne güzel işte bilimsel etkinlikler artıyor"!

Acaba öyle mi?

Benim üye olduğum ve sonra ayrıldığım bir derneğin düzenlediği blimsel toplantıları inceleme fırsatı bulsanız görürsünüz ki toplantılardaki sunumları yapanlar hemen hemen aynı kişilerdir (ancak seçimlerde yönetim kurulu değiştiğinde değişebilirler)! Bu sadece o derneğe ait bir özellik değil benim gözüme çarptığı kadarıyla sağlıkla ilgili birçok dernekte bu böyle. Dernek bir grup oluşturmuş, o grubun şefleri ve bilgeleri var (yönetim kurulu) hep onlar ön plandalar. Siz sadece dinleyici(piyon), eğitim veriliyorsa öğrenen ya da beş dakikalık sözlü bilimsel sunularda ya da poster sunularla boy gösterebilirsiniz. Onun dışında “sizin katkınız olur mu olmaz mı?” diye sorgulanmaz ya da diğer bir toplantıda size de sunum yapma olanağı tanınmaz. Bu gibi toplantılar düzenlenirken iki şey önemlidir, birincisi yönetim kurulundaki kişiler (otomatikman uzman olduklarından) mutlaka panelist ya da konferans veren kişilerdir. İkincisi toplantıya katılımı artırmak için dernek üyesi olan ve aynı zamanda bir anabilim dalında önemli mevkide bulunan kişiler (asistanlarını, öğrencilerini getirmesi/göndermesi için) panelist ya da konferansçı olarak davet edilirler. Düzenleme kurulu ve bilimsel kurul oluşturulurken bu dengeler gözetilir "aman onu unutmayalım yoksa başımız ağrır!" denir. Upuzun düzenleme ve bilimsel kurullarındaki kişilerin çoğunluğunun sadece adı vardır hiçbir şekilde katkıları yoktur. Bu adı olan birçok kişinin işine gelir çünkü akademik yükseltmelerde orada adın bulunması puan getirmektedir. Kimse de onlardan iş yapmasını istemediği için de çoğu kez mutludurlar, çünkü zaten yapacak vakitleri yoktur. Yani az kişi koşturur ama birçok kişi nemalanır.

“Eskiden çok soru sorulurdu şimdi pek sorulmuyor” derken bunun diğer nedenini sanırım anlamışsınızdır. Çünkü toplantıların hemen hemen hepsinde, çoğu kez aynı kişiler, hemen hemen aynı konuları anlatırlar. Gelenler daha önce aynı kişiden aynı konuyu dinledikleri için gezmeye gitmeyi tercih ederler, dinleyenler genellikle o toplantıya ilk ya da ikinci kez katılanlardır. 

YÖK yıllardır bu sorunu görmemezlikten geliyor. Oysa akademik yükseltmelerde yapacağı düzenlemelerle bunu önleyebilir. Gerçi hakkını da yememek lazım, bir ara beş dakikalık sözlü ya da poster sunumlarında bir bakıyordunuz ki 'küçücük bir araştırma, ama on tane araştırmacı' adı var. Gariban asistan(lar) koşturuyor uğraşıyor ama ABD başkanının, bölüm hocasının, başasistanın adları da o araştırmaya ilave ediliyordu. En azından bunun önünü kısmen de olsa tıkadılar. Epeydir hiç olmazsa uğraş verenlerin adı geçiyor.

 

Bütün bu hikâyeleri neden anlatıyorum biliyor musunuz? Yapılan masrafın, harcanan emeğin, çekilen eziyetin değerlendirilemeyip, dosyalara ya da (bir daha açılıp bakılıyor mu bilinmeyen) kongre kitapçıklarına hapsedilmesine üzülüyorum.

·   Bir araştırma yapmak istediğimde, düşündüğüm konuda bir araştırma yapılmış mı diye baktığımda bilgisunarda (internette) hiçbir bilgiye ulaşamıyorum. Oysa eminim ki aynı konuda birçok araştırma yapılmıştır. Oysa Amerika “medline” ve benzeri altyapılarla her türlü bilgiye ulaşmayı sağlıyor. Bu sayede hem araştırmalar küflenmiyor, hem de yeni yapılacak araştırma öncekilerin ışığında daha yararlı bilgilerle ortaya çıkıyor.

·   Bilimsel toplantılarda tartışma olmaması beni çok üzüyor, çünkü sunulan araştırma tartışılarak irdelense sunulan bilgilerin ne kadar gerçekçi olup olmadığı ortaya çıkar. Yani toplantı, sadece "birinin akademik yükseltmede başarı puanı kazanması etkinliğinden" çıkarılıp BİLGİ PAYLAŞMA ORTAMI olmalı ki katılımcılar, kendilerini öğretmen dinlemeye gelmiş öğrenci gibi hissetmesinler; yani toplantılar interaktif (hem İngilizce meraklısıyız hem de entel olduğumuzu göstereceğiz ya onun için bir de bu kelimeyi kullanayım dedim!) olmalı. Bunu biraz daha açmak istiyorum böylece meramımı anlatabilirim. Bir toplantıda “hastaları bilgilendirme” ile ilgili sunum vardı. Bir rakamlar verdiler “vay be ne memleketteyiz, vatandaşlar niye sızlanıyor” diye düşünürsünüz. Ben bilgilendirmenin daha açılmasını isterdim. Çünkü size yaşadığım iki bilgilendirme örneği veriyorum: 1. “Yarın bacağını keseceğiz hazır ol”, bu ortopedide birkaç gündür yattığını sandığım 16 yaşındaki genç delikanlıya söyleniyor!!! Kendinizi 16 yaşına geri götürün ve bu sözün size söylendiğini düşünün! Avrupa’da bu çocuğun bacağından önce psikolojik hazırlığı gelir ve çocuk psikiyatristi ile birlikte profesör tarafından özel odaya alınıp konuşularak hazırlanır; neden kesilmesi gerektiği başka seçenekler tartışılır, yani genç “insan yerine konur”. 2.örnek: “hadi hadi yarın seni tümüyle kurtarıyoruz ne varsa temizleyeceğiz”, bu laf doğum servisinde yatan doğurganlık çağındaki genç sayılabilecek kadına söyleniyor; ev kadını ve kadın kendini rahmiyle bütünleştirmiştir, rahmi alınınca kadınlığının da biteceği bilgisine sahip (bu bir anlamda onun cinselliğini de kaybettiği anlamına geliyor), yani evliliği bitti, kocası onu istemeyecek varsayımı var. Kadın doktor gittikten sonra saatlerce ağladı ne anlatıldıysa ikna olmadı. Oysa Almanya’da hekim gelir, ona her türlü açıklamayı, ameliyat sırasında, sonrasında oluşabilecek sorunları anlatır; hasta isterse, eşiyle de birlikte iken başka gün bu açıklamaları tekrarlar. Hasta ruhen hazır olduğunda ameliyat kararı alınır. Çalıştığım klinikte(Almanya'da üniversite hastanesinde), ameliyat için altı ay önce karar verilmiş ve sırası gelince hastaneye yatmış bir ortopedi hastası, hekim ameliyatla ilgili olası sorunları (bilgilendirilmiş onaylama) anlatıp imzalamasını beklerken, hasta 6 ay beklediği halde ameliyattan vazgeçti. Hekim “elbette bu sizin hakkınız size ameliyat olmazsanız olabilecekleri anlattım, isterseniz sizi birkaç gün izinli çıkarayım düşünün, son kararınıza göre davranın” dedi, hasta gitti iki gün sonra geldi ve ameliyat oldu. En güzeli hekimin davranışıydı. Bizde hastaya böyle bir hak verilmediği gibi hasta bir şey söylemeye kalkıştığında verilen tepkiler ne yazık ki insanlık onuru ile bağdaşmıyor. Sanırım yukarıda bahsettiğim toplantıda bilgilendirme şekli tartışılsaydı elde edilecek sonuç bilgiden daha yararlı olacaktı. Oysa o anlattı gitti bizde sonuçları unuttuk gittik.       

·   Ben isterim ki, bilimsel toplantılara farklı alanlardan katılım olsun. Mesela kardiyoloji toplantısına kardiyolog hekimlerin dışında, diyetisyen, fizyoterapist, hemşire, hastane öncesi sağlık personeli de katılabilsin, hatta değişik alandaki uzman hekimler (ortopedist, nörolog, ürolog, beyin cerrahı vs,gibi) katılsın. Çünkü son yıllarda hastanede gözlediğim bir şey var, hekimler kendi alanlarına o kadar odaklanıyor ki kendi alanı dışındaki sorunları yok sayıyor. Kendimden örnek vereyim: kürek kemiğimin altına doğru omurganın yan tarafında bir ağrım vardı, göğsümde de hissettiğim için göğüs hastalıkları profesörü olan çok değer verdiğim bir hekime gittim. Elimde çekilmiş bir akciğer filmi de vardı; filmi inceledi birkaç soru sordu sonra okulda onunda tanık olduğu sorunlar vardı benim onlardan etkilendiğimi düşünmüş olmalı ki bana akciğerlerimde bir sorun olmadığını psikolojik olduğunu söyledi. Bir süre sonra meme cerrahına var olan kistimin durumunu öğrenmek için gittiğimde, o ağrının memedeki kist nedeniyle ortaya çıktığını öğrendim. Öğrenciyken basketbol antremanı esnasında kalçama saplanan ağrıyla topallamaya başladım. Birkaç gün sonra geçmeyince ortopediye gittim. Asistan muayene etti ve sonuç: sorun yok, psikolojik. Düşünebiliyor musunuz, üniversite öğrencisisiniz, yurtta kalıyorsunuz, beden güzelliğinin her şeyden önemli olduğu dönemi yaşıyorsunuz ama topallamayı seçiyorsunuz! Bunu ben akıl ve mantıkla açıklayamıyorum ama o hekim rahatlıkla bu teşhisi koyuyor. Ben acı çekiyor ve kendi kendime kanser ülser teşhisleri koymaya başlıyorum. Ağrı kesici çok etkilemiyor, eğilip kalkmak eziyet. Tatil dönemi babamın yanına Diyarbakır’a gittim. Babama topallama sürecimi anlattım işin kötüsü o da naz yaptığımı sanmaz mı? Ancak ızdırabımı gördükçe askeri ortopedist arkadaşına söylemiş. Beni aldı onun yanına götürdü. Hekime gittiğimizde bana kendisine sırtımı dönmemi ve belimden yere doğru eğilmemi istedi. Sonra tamam düzel dedi. Babama döndü “merak etme siyatik” şu ilaçları al içsin diyerek reçeteyi yazdı ve üç hafta sonra ben ne topallıyordum ne de eğilip kalkarken acı çekiyordum. Bir buçuk ay sonra sağlığıma kavuşmuştum. Sanıyorum ki birbirlerinin toplantılarına katılan insanlar farklı bakış açısı kazanacak en azından psikolojik tanılar azalacak. Ya da kardiyoloji toplantısında diyetisyenle tartışıldığında Amerika’daki beslenme alışkanlığının bizimle aynı olmadığından önerdikleri diyetin de Türkiye’ye uymadığı, uyan diyetin birlikte saptanması olasıdır. Fizyoterapistle tartışıldığında kalp hastasının hareket yetenekleri yine bizim insanımızın alışkanlığına göre düzenlenmesi olasılığı vardır.

ÖZETLE: Toplantılar sadece bazı bilgilerin aktarılması olmaktan çıkarılmalıdır, karşılıklı bilgilerin tartışıldığı mekanlar olmalıdır ki Türkiye’deki bilim gelişsin.

Şubat 2008

 

Bana göre kongre, sempozyum gibi bilimsel etkinliklerin yapılması ile bu gibi toplantılara katılanların katılma nedenlerini yukarıda dile getirmeye çalıştım. Ancak olayın diğer bir yönünü irdelemezsem yazım eksik kalacak.

Bazı toplantılara öğretim elemanlarının bilimsel gelişmelerine katkıda bulunmak üzere, yolluk ve harç gibi ödeneklerle okulumuzun da katkısı oluyordu.

İşe başladıktan sonra gittiğim ilk toplantıdan dönerken çok heyecanlıydım. Döndüğümde arkadaşlarla öğrendiklerimi ve toplantının nasıl geçtiğini paylaşacağımı umuyordum. Ummakla da kaldım. Çünkü gitmem sadece beni ilgilendiren bir şeymiş gibi hiç kimse bir şey sormadı. Herhangi bir yenilik var mı yok mu kimsenin umurunda değildi. En azından program başkanımızın programdaki tüm öğretim görevlileriyle birlikte bir toplantı yapıp gittiğim bilimsel toplantının sonucunu paylaşacağını sanmıştım. Ne de olsa okul bana harç vermişti. Ama o da gerçekleşmedi, hayal kırıklığına uğramıştım. Bazı bölümlerde toplantıya gidenden bir rapor isteyip onu dosyasına koyuyorlarmış, benden onu da isteyen olmamıştı. Ondan sonra dikkat ettim hiçbir bölümde böyle bir gelenek yoktu. Herkes gidiyor ister kendini geliştiriyor istemiyorsa hiç yararlanmadan geri dönüyordu. Üniversiteden harç ve yolluk verilmesine karşılık kimse sorumlu tutulmuyordu.

O zaman bilimsel toplantılar niye yapılıyor insanlar niye katılıyordu? Sadece bireysel kazanç için bu kadar masrafa yazık değil miydi? Ben ayrıldıktan sonra gidişlerin kısıtlandığını duydum ama bunun nedeni tamamen baştaki yöneticilerin keyfiliklerinden kaynaklanmaktaydı.

Bilimsel toplantılarda çok güzel yenilikler olabilmekte, gidemeyenlerin de bundan haberdar olması eğitimin niteliğini artırır. Karşılıklı bilgi alış verişini ve öğretim elemanları arasındaki iletişimi artırır. Herkesin bilgisi güncellenirken gidilen toplantının bölüme katkısı irdelenir. Giden kişiye bir sorumluluk yüklendiği hissi verildiğinde ve dönüşünde kişi kazanımlarını herkesle paylaştığında bir doyuma ulaşacak, kendine güveni artacaktır.

Oysa bunların hiçbiri yapılmıyor. Yenilikler paylaşılamıyor yani bilgiler güncellenemiyor. Peki, o zaman üniversitede öğretim elemanı olmanın ayrıcalığı nerede kaldı? Her şey kitaptan öğreniliyorsa o zaman bu toplantılara gerek yok. Herkes her şeyi biliyor ve kendi başına öğreniyorsa devlet niye bütçe ayırıyor. Hiç olmazsa o para öğrenciye burs olarak verilsin.

[Öğrencilerimizin bir kısmının aynı kıyafetle iki yılı geçirdiğine çok tanık olduk. Parası olmadığı için birkaç gün bir şey yemeyip bayılan öğrencilere de rast geldik, bir öğle yemeği fişi ile mutlu olan öğrencileri gördük. O nedenle burs verilmesi önerisini yazdım]

25.03.2008