İLKYARDIM

 

İLKYARDIM MACERAM NASIL BAŞLADI?

 

İzmir’de yaşamaya karar verdikten sonra birkaç kere “çıkış” (yani tayin olabilme belgesi) isteğim reddedildi. O zaman ki müdürümün kaprisi nedeniyle istifa etmek zorunda kaldım(iyi ki de çıkış vermemiş, o sayede o dönemde dünyanın bir bölümünü gezme olanağına kavuştum). Bildiğiniz gibi memuriyetten istifa edildiğinde belli bir süre bekledikten sora tekrar çalışabiliyorsunuz. Ben de boşta kaldım, çalışmak zorundayım da. Ne yapayım diye araştırmaya başladım. Önce mesleğimle ilgili işlere baktım. Özel hastane ve polikliniklere gittiğimde tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü asgari ücretle düzensiz bir çalışma öneriyorlardı. [Hemşireliğin hasta bakımında neden gerilediğini merak edenlere yanıt burada: siz emeğin hak edilen karşılığını vermezseniz verdiğiniz kadar emeği hak edersiniz. Yazarken bile çok üzüldüğüm bir cümle] Yıllarca dirsek çürüterek hem de silahların-çatışmaların gölgesinde okuduğum ve yıllarca maddî-manevi emek verdiğim mesleğimin bu kadar küçümsenmesi çok zoruma gitmişti, o nedenle oralarda çalışmayı gururuma yediremedim. Sekreterlik dahil bakmadığım iş kalmadı derken bir gazete ilanında sürücü kursuna ilkyardım öğretmeni arandığını gördüm. Görüşmede elime bir ilkyardım kitabı ile Milli Eğitim Bakanlığının müfredatı tutuşturuldu ve 15 gün sonraki gruba başlamamı istediler.

Eve geldiğimde müfredatı ve kitabı inceledim. O günkü duygularımı anlatmam imkânsız çünkü üzüntü, kızgınlık, öfke ve çaresizlik bir aradaydı. Nedenlerine gelince, 1- müfredat saat saat hangi konuyu ne kadar anlatacağını belirlemişti. Oysa bazı önemli konular o kadar kısa süre içinde anlaşılamazdı. Kanamayı üç dakikada da anlatabilirsiniz 30 dakikada da. Ancak karşınızdaki 3 dakikada ne anlar? Hedef kanamanın durdurulmasını öğretmekse insanların önce bunun önemini kavraması gerekir. Ama sen, bak şu damara bastırdın mı kanama durur derseniz o kişi kanamayı durduramaz. Size bir örnek: yıllar sonra üniversiteye geçtiğimde öğrencilerle İzmir’in en büyük, bölge hastanesi gibi çalışan hastanesinin acil servisinde stajdaydık. Öğrencileri çeşitli birimlere yerleştirdik. Bir süre sonra cerrahi müdahaledeki öğrenci geldi ve hocam orada bir hasta kanıyor gelir misiniz dedi. Hastayı görünce kanamayı niye durdurmayıp beni çağırdığını sorduğumda öğrencinin cevabı düşündürücüydü:”Hocam buranın görevli sağlık memuru var, hemşire ve doktorlar gelip gidip görüyorlar onlar bir şey yapmayınca ben çekindim onun için sizi çağırdım”. Bu arada, benim dikkatimi çektiği kadarıyla, orada bir kişi görevini iyi yapmıştı. Kim dersiniz? Temizlikçi! Kan yere akmasın diye kanayan kolun tam altına bir çöp kovası yerleştirmişti.

Karşımda müdahale masasında yatan 18-20 yaşlarında bir genç vardı, vücudunun üst kısmı çıplaktı, sol kolunun dirseğe yakın kısmında kesi vardı ve damla damla kanıyordu. Durumun korkunçluğunu anlayabildiniz mi? O kişi nereden getirilmişse getirilmiş ama bir Allahın kulununda o kanamaya baskı uygulamak-sargıyla kapatmak aklına gelmemiş, hadi o kullar sağlıkçı değil peki hastanedeki sağlıkçı kullar neden yapmamış, müdahaleyi yapacak cerrah gelene kadar kaybedilen kanın hesabını kim verecek? Çünkü kaybedilen her gram kan şoka götüren bir olgudur, onu da bırakın savunma sistemi alt üst oluyor; kan kaybı olmayan kişi o yara kapatıldıktan/dikildikten sonra ertesi gün ayağa kalkabilecekken kan kaybının arttığı durumlarda iyileşme gecikecek kişinin halsizliği geçene kadar belki üç gün belki de bir hafta yatacak. Aradaki farkı gördünüz mü? İşte bunu ilkyardım dersinde üç dakikada anlatamazsınız. Niye derseniz. O hastanede çalışan sağlık personeli (hekim, hemşire, sağlık memuru) okullarından mezun olana kadar birçok kez kanama ve şok konularında sınava girmiş ve geçmişlerdir. O anda bir sözlü sınav yapsanız her birinin papağan gibi o konuları tekrarlayabileceğinden eminim. Ama tekrarlamak yani ezberlemek yetmiyor. Anlamak öğrenmek gerekiyor. Siz kanamayı ve şoku kalıp gibi ezberletirseniz ve o kişileri mezun ederseniz, onların iyi uygulamacı olmasını bekleyemezsiniz. Hele bir de tıbbi terim safsatasıyla yabancı kelimelerle dolu kişilerin içselleştiremediği bilgileri verirseniz sonuç beklemek boşuna. Kan kaybeden genç adam soğuğa yakın bir odada yarı çıplak yatıyor ve kimse farkında değil, oysa bütün şok konularında şöyle yazar: kan kaybı varsa, kişinin şoka girmesini önlemek için kişinin üstü örtülmelidir.

Sürücü kursu macerasının giriş kısma geri dönelim. Müfredatla ilgili sıkıntımı örneklerle anlattıktan sonra elime tutuşturulan kitabı size anlatayım: kitabı açtım ilk bölümünde ilkyardım çantasında bulunacak malzemeler yer alıyor. Aman Allahım o da ne? Ameliyata mı gireceğim yoksa ilkyardım mı anlatacağım? Çantada enjektör, iğne bistüri, ampul vs her şey var. Şimdi siz olsanız böyle bir çanta ve böyle bir eğitimle ilkyardım yapar mısınız? Ben şahsen sertifikayı alır çıkarım çünkü bu iş hekimin yapacağı bir iş ben öğrendiklerimle hekimi kontrol eder bir de ukalalık yaparım.

Görüyorsunuz değil mi bir meslek erbabı sorumsuzca yazdığı kitapla kendi meslektaşlarına çukur kazıyor.  Sanırım bu ilkyardım kitaplarını yazanlar (çeşitli sürücü kurslarında farklı isimli yazarlar benzer konuları yazmışlardı) acil bakım kitaplarını kendilerine göre tercüme etmişlerdi. Bunu ancak AABT programına başladığımda ve kitaplarımızı incelemeye başladığımda fark ettim; sürücü kursuna başladığımda böyle bir konudan haberim yoktu. Yani bu hekimler buldukları bu kitapları ilkyardım kitabı diye çevirirken kendileri de bunun farkında değillermiş. Çünkü o kitaplar ambulans çalışanları için hazırlanmış olup, aslında ilkyardım çantası diye çevirdikleri acil bakım çantası ve onun içeriğidir, yani ambulanstaki sağlık personelinin kullanacağı malzemelerdir. Aslında ben sürücü kursunda 15 günde belki ameliyat yapmayı da öğretebilirdim ama müfredat elimi kolumu bağlıyordu. Hem kitaba koyuyorlar hem de bana anlattırmıyorlar, sizce bu haksızlık değil mi?   

Sürücü kursunun kitabını biraz daha karıştırınca tümden çıldırdım. Bir ilkyardımcıdan beklenmeyecek şeyler var. Kitabı kapattım. Biraz kendime gelince, çarşıya çıktım ve aklı başında bir ilkyardım kitabı aramaya koyuldum ama bulamadım (yıl 1988). Ankara’ya gitmem gerekiyordu. Gittiğimde Hacettepe’nin çevresindeki kitapçıları dolaştım ve nihayetinde bir kitap buldum: Trafik Kazalarında İlkyardım yazarı İbrahim SOMYÜREK. Bu konuya kendisini adamış birinin hazırladığı küçük cep kitabı bana yol gösterecek aradığım kitaptı, saçmalamıyor yol gösteriyordu. Döndüğümde müfredatı, kursun kitabını ve bu kitapçığı önüme aldım, kendime yeni bir ders kaynağı hazırladım. Gelgelelim merkezi sınav başlatıldığında bu da ayrı bir sıkıntı yaratmadı değil. Derse girdiğimde “bakın bunun doğrusu bu ancak sınavda karşınıza şu şekilde çıkar cevabı bu olacak” diyordum. Çoğu kimse doğrusunu öğrendiğinden şikâyetçi olmadı ama haklı olarak bazıları itiraz etti, ben tercihi onlara bıraktım. Çünkü yanlış bir şeyi öğretmek benim ahlak ilkelerime (şimdi çağ atladık onun için İngilizcesini kullanmalıyım: etik) uymuyordu. Sürücü kursu sahiplerinden de az fırça yemedim:” hocam Allahaşkına burada doktor mu yetiştireceksin anlat gitsin işte” gibilerden. Ancak kursiyerlerin hepsinin yüksek puan almaları karşısında üzerime fazla gelemiyorlardı.

Bu şekilde bulaştığım ilkyardım beni rahat bırakmadı, ben araştırmaya devam ediyordum. Şimdiki gibi bilgisayar ve bilgisunar ortamı olmadığından çok fazla bilgiye ulaşamıyordum. Bir gün, üniversitede iken ilkyardım öğrenmiş olduğumu hatırladım, kendimden utandım. Atmaya kıyamadığım defterlerimi inceledim. Gerçekten ilkyardım diye bir ders almışız, ancak yılan ısırdığında ne kadar aşı yapacağım, alerji olduğunda hangi ilacı yapacağım yazılı olunca niye hatırlamadığımı kendimden utanmamam gerektiğini fark ettim. Çünkü ilkyardım adı altında acil bakım anlatılmıştı. İşin garibi ne biliyor musunuz? Birçok hemşire (hatta yaptığım bir araştırmada polisler bile) okulda ilkyardım eğitimi aldıklarını hatırlamıyorlar. O zaman o dersler niye okutuluyor? Bu soruyu cevaplayabilmek için bilime değer veren üniversitelerin olması, bunu araştırması ve sonuca göre yol önermesi gerekir ama bizim üniversitelerimiz daha önemli işlerle(siyasetle) uğraştığından bunlara pek sıra gelmiyor. İnsanlar öğrenciliklerinde dersten nasıl geçeceği hesabını yapıp geçince de bir şey bilmeden biliyormuş gibi sorumluluk almaya itiliyorlar. Zengin olmayan ülkemiz için ne büyük zaman, insan ve para israfı.

 

İLKYARDIM BENİM İÇİN NEDEN ÖNEMLİ?

İlkyardımın içine girip öğrendikçe, ne kadar önemli olduğunu, çok basit birkaç hamleyle hayat kurtarmanın mümkün olduğunu gördüm. Temel yaşam desteğini (TYD, suni solunum, kalp masajı) öğrendiğimde gözümün önünde yıllarca kaybettiğimiz bir hasta canlandı. 30- 35 yaşlarında yakışıklı, canlı, şakacı, hayat dolu bir bey anjiyo olmak üzere yattı, anjiyo sonrası yatması gereken süreyi doldurur doldurmaz kalktı. Etraftaki hastalarla sohbet etmeye başladı.  Ben de onu ayakta görünce biraz daha yatsa daha iyi olurdu gibi birkaç şey söyleyip takıldım. Bir odaya girdim işimi yaparken koridordan “yetiş hemşiranım” bağırtısını duydum dışarı çıktığımda hastanın koridorda yattığını gördüm. Hemen hekime haber verdim o da o zamanlarda “resüsitasyon” ekibi olan kulak burun boğaz(KBB) asistanlarını aradı. Birkaç dakika içinde geldiler ama döndüremediler. Hep düşünmüşümdür, belki anjiyo olmasa uzun yıllar yaşayabilirdi. Beni asıl üzen mesele, o orada ölürken benim ve servisimizdeki hekimin bir şey yapmadan zaman geçirmemizdi. Oysa biz TYD ni başlatmış olsaydık belki de hasta yaşayabilecekti. Oysa hastanede TYD ni yapma görevi KBB ye verilmişti. Hemşirelerin TYD yapması istenmiyordu, zaten bu eğitimi de almamıştık. Öğrenciliğimde en iyi hatırladığım birkaç dersten biri TYD dersi.  Zannetmeyin ki dersi öğrenmek için. Öğrenciyiz hepimizin aklı beş karış havada, gelen hocadan önce hikâyesi geldi. Yedi kere evlenmiş, çok yakışıklıymış vs. Biz 20 yaşlarında adam 50 küsur yaşında. Olsun biz dersi dinlemekten ziyade yakışıklılığına baktık. Adam da zaten dersi değil anılarını anlatmaya gelmişti, biz istemişiz bir göz Allah vermiş iki göz; öğrenci için ders yerine anıları dinlemek daha hoş geliyor. Çok iyi hatırlıyorum bir yarım manken getirmişti, anılarını anlatırken arada bir iki de ders konularına girdi manken üzerinde gösterir gibi yaptı. O dersten benim aklımda kalan ‘Amerika’da sarhoşken yeni doğan bir bebeğe yaptığı suni solunumla bebeği kurtardığı ve bebeğin sarhoşlar gibi hıçkırdığı’ oldu. Manken üzerinde ne doğru dürüst gösterdi ne de bize uygulattırdı.

Yine hastanedeki (hatırlatmakta yarar var burası bir eğitim hastanesi) garipliklerden biri, yoğun bakımların bazılarında hastaya ilk müdahale eden hemşire oluyordu, çünkü değişim nedeniyle yeni gelen asistan ne yapacağını öğrenene kadar geçen zamanda hastanın yararına hemşire müdahale ediyor hekim yapabileceklerini yapıyordu. Bir süre sonra zaten hemşire karışmıyordu. Yaptığımız bir araştırmada bu anlattığımı onaylayan hekimler, diğer sorularda bu işleri hemşirenin yapmaması gerektiğini dile getiriyorlardı. Oysa aynı yıllarda taptıkları noktasına virgülüne her bilgiyi aldıkları Amerika’da hemşire resüsitasyon ekibinin bir parçasıydı. Amerika’da, her yıl TYD kursuna katılıp sertifikasını yenilemezse hekimin de hemşirenin de sözleşmesi askıya alınıyordu. Almanya’da çalıştığım hastanede, hizmet içi eğitimi kapsamında her hemşire yılda en az bir kere TYD eğitiminden geçerdi. Bunun için bir hemşire görevlendirilmiş, bütün servislere belirlenen bir takvime göre gidiyor ikişer üçer hemşireleri alıp herkese manken üzerinde hatasız olacak şekilde gerektiği kadar uygulama yaptırıyordu. Böylece her hemşire çalıştığı saatte hem kendi işinden kalmadan hem de servis zora sokulmadan eğitim almış oluyordu. Servis sorumlusu o gün bu eğitimden daha önce geçmiş olan bir hemşireyi fazladan listeye koyuyordu ki eğitime katılan ve ortalama yarım saat süre uzaklaşan iki kişinin işleri aksamasın(onlar yine aynı serviste uygun bir mekânda olmalarına rağmen).    

 

İLKYARDIM EĞİTİM MERKEZLERİ

Son hilkat garibelerimizden biri de bu oluşumlar. Yönetmeliğinin çıktığını duyduğum ilk günden beri muhalefet ediyorum ama “prof.” rütbem olmadığından önemsenmiyorum. Prof dediğin kişi bu rütbeyi alınca vahiy yoluyla bütün bilgilere sahip oluyor; hatta öyle ki sizin on yıllarca emek harcadığınız, araştırma yaptığınız bilgilere bile bir anda sahip oluyor, bu nedenle de İngilizce küçük bir kitaba göz attığında yine sizden çok daha fazla fikre sahip oluyor. Durum böyle olunca da sizin değil onun sözü geçerli oluyor. Ve bunun adına da “bilimsellik” deniyor. Eğitim merkezlerine neden karşıyım:

Çünkü bu oluşumun amacı ilkyardımı öğretmek değil! Öğretiyormuş gibi yapıp para kazanmak! Uyanık birkaç kişinin girişimiyle çıkarılan bu yönetmelik işyerlerine yönelik. İşyerinin özelliğine ve çalışan sayısına göre ilkyardım alma zorunluluğu getiriliyor. Diyeceksiniz ki bunun neresi kötü? Elbette kötü değil insanların ilkyardım öğrenmesi ve bir iş yerinde anında müdahale yapılması çok önemli. Ama siz iki günde veya dört yarım günde bu beceriyi kazandıramazsınız, sadece o işyerinin kazancına haksız olarak ortak çıkmış olursunuz. Nitekim bir süre çalıştım ve yanılmadığımı bizzat gördüm. En büyük yanlış bir eğitmene dakika dakika ne yapacağını belirlemektir, eğitmen belirli konuları anlatırken özgür olmazsa öğretemez, sadece anlatır ve kişilerin ezberlemesini teşvik eder. Ezberlemenin öğrenmek olmadığını yukarıda anlatmıştım. Sürücü kursunda iken, MEB tarafından verilen müfredatı günü gününe ve saati saatine ders defterine yazmak zorundaydım (ben aynı şeyleri yazmaktan sıkıldığım, daha doğrusu anlamsız bulduğum için sekreterden yardım alırdım).  Ama ben konuları bildiğim gibi anlatırdım. Ve şunu söylerdim:” bir kanamayı durduğunuzda, bayılan bir kişiyi yürütmeye çalışmadığınızda, sara nöbeti geçirene eziyet etmediğinizde ya da yabancı cisim tıkanmasını engellediğinizde ben kendimi mutlu sayarım”.  

Karşı çıkmamın en önemli nedeni kısa sürede beceri kazandırma işinin basit olmamasıydı. Gerek sürücü kursunda yaşadıklarım gerekse okuldaki öğrencilerimden edindiğim tecrübelerimde ilkyardımın çok çabuk öğrenilemediğini fark ettim. Bize gelen öğrencilerin bir kısmı Sağlık Meslek Lisesi(SML) mezunu olduğu ve okulda öğrendiklerini sandıkları halde benim dersimde bilmedikleri ortaya çıkıyordu. Çünkü bu bilgi verme amacından önce felsefe haline gelmelidir. İlkyardım da öğretelim dediğinizde öğrenci aman dersten geçelim der; buradaki hedef ve sonuç uyumlu hale getirilir. Oysa öğrenciye bunun öneminin farkına vardırılması amaçlanırsa hedeflenen sonuca ulaşılır. Örnek vermek isterim. Denizcilikle ilgili bir bölümde ilkyardım dersi veriyorum ama öğrenciler çok yoğun ders trafiğinde ilkyardımı önemsemiyorlar. Ben de ilk sınavda: Okyanusun ortasındasın, birinci kaptan yanında kendinden geçip yığıldı; eve tatile gittin annen seni görünce yere yığıldı ne yaparsın? Gibi başlangıçlarla soruları sordum. Öğrencinin biri sınavdan çıkarken, anne ile ilgili soruyu gösterip ”hocam sırf bunun için bile ilkyardım öğrenilmeye değer” dedi ve birçoğu önemsemeyi öğrendi. Zaten zor değildi, derse girip dinlediklerinde, dikkatlerini verdiklerinde öğrenilebilecek beceriler olduğunu gördüler, çoğunluğunun sınava hazırlanmadan geçtiğini biliyorum.

SML mezunları uzun zaman içinde bu dersi aldıkları halde neden birçoğu bilmiyor? Yine hekim ve hemşirelerin birçoğu bilmiyor, oysa o kadar eğitim alıyorlar. Anatomi, fizyoloji, fizyopatoloji bilen bu kişilere ilkyardımı uzun sürede öğretemiyorsanız anatomi, fizyolojiden bihaber kişilere iki günde ilkyardımı nasıl öğretecekseniz? Bu iki gün kararı nasıl kesinleşti biliyor musunuz? Komedi gibi süreci de size aktarayım. Bir gün Ankara’da ilkyardım yönetmeliği ile ilgili toplantı olacağını duydum. Zaten emekliyim atladım gittim. Hacettepe’de yapılan etkinliğe katılım iyiydi. SB, üniversite mensupları, hatta adını orada duyduğum ilkyardım dernekleri temsilcileri vardı. İşin tuhafı ilkyardım eğitiminde yer alan hemşirelerin temsilcileri (hemşirelik yüksek okulu, Türk Hemşireler Derneği temsilcileri yoktu). Üç hemşire vardık biri Acil Tıp Derneği adına konuştu, diğeri İlkyardım Derneği temsilcisiydi, üçüncü de bendim.

Gruplar oluşturuldu, bazı saptamalar yapıldı. Sonra bu gruplarda oluşturulan kararlar genel toplantıda ele alındı. Saatin belirlemesi tartışıldığında bana göre komedi yaşandı. Bursa Tabip Odası haricinde hiç kimsenin ya da grubun yaptığı araştırma yoktu, oysa bu iş birkaç yıldır yapılıyordu. Kimsenin aklına “biz ne yapıyoruz, niye yapıyoruz” diye sorgulamak gelmemişti. Bence bilim adına utanç veren bir durum. Buna rağmen kimi çıktı 48 saat, kimi 16 saat, kimi 12, 24 saat gibi rakamları işkembeyi kübrâdan sıralamaya başladılar. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan kafaya göre saptanmış rakamlar. Bir kısmını zaten mazur görmek gerekir, çünkü ilkyardımı sadece TYD nden ibaret sayıyorlar onu gösterdikten sonra diğeri teferruat geliyor; yani birinci gün TYD ye ayrılırken, ikinci gün ondan fazla konunun(kanama durdurma, koma, sara vs) anlatılması için yeterli görülüyor. Elinizi vicdanınıza koyun kalbinin ve midesinin yerini bilmeyen insana bütün bu konuları anlattınız diyelim, anlayabilir mi ilk kez duyduğu şeyler aklında ne kadar kalır? Bir düşünün siz midenizin yerini kaç yılda öğrendiniz? Bu kadar kolaysa niye yıllarca okullarda anlatılıyor?

Diğer benim rahatsız olduğum konu da eğitmenlerdi. Onlar tartışılırken de çıldırmamak mümkün değildi. Hemşireler ve sağlık teknikerleri/teknisyenleri ilkyardımı iyi kötü okulda ders olarak alırken hekimler almıyorlar. Hekimler ilkyardımı bilmeden mezun oluyorlar(benim şahsi fikrim olmayıp bizzat hekim adaylarının yaptıkları araştırmayla saptadıkları sonuç). Ama ilkyardım eğiticisi eğitiminde verilen derse bakın: hekim ve diğer sağlık personeline üç gün iletişim dersi, sonrasında hekim dışındakilere 5 gün ilkyardım dersi. Üç günlük iletişim dersinde de yüksek okullarda bir dönem boyunca verilebilen iletişim ve eğitim materyalleri anlatılıyor. Yani bu eğitimden çıkan hekim daha sonra bunları kullanıp kendi iletişim becerilerini geliştirme şansına sahip olacak ama ilkyardım bilmeden ilkyardım öğretecek. Elbette ben buna karşı çıktım ama çıkıntı olarak kaldım. Hatta bir hekim hemşirenin daha fazla eğitim alması gerektiğini söyleyince bendeki şalterler tümüyle attı. Zira çoğu kan basıncını ölçmeyi, nabız değerlendirmeyi, solunumun nasıl sayılacağını bilmeden mezun olurken, diğer sağlık personeli bunları bilmeden mezun olamıyor. Kendi eksiklerini görüp bunu gidermek yerine diğer meslekleri küçük görmeyi bilimsel düşünce sanmak sanırım bizim üniversite mezunlarına ve öğretim elemanlarına mahsustur.

Ben o toplantıda ilkyardım konularının tartışılacağını bazı hataların konuşulabileceğini umut ediyordum, umut etmekle kaldım. Çünkü toplantıda bilimsel bir etkinlik yoktu, herkes her şeyi en iyi biliyordu (nihayetinde ülkemizde üniversitelerde vahiy yoluyla bilgiler öğretim elemanlarına iniyordu. Araştırmaya-tartışmaya ne gerek var. Zaten “Prof.” bir şey dediyse o nasıl yanlış olur. Hâşâ).  

Yine konuyu saptırdım ve neyi anlattığımı unuttum.

İlkyardım merkezlerinin para kazanmak için kârlı bir yatırım olduğu düşünülerek her yerde açılmaya başlandı. SB nda yeni müdürlükler türemeye başladı. SB, ilkyardımla ilgili her gün yeni bir uygulamaya imza atmaya başladı. Yeni müdürlükler de hekim olmak, hastalar şifa dağıtmak için eğitim alan bunun için nice zorluklara göğüs geren insanların masa başı kapma yarışında başarılı olanlarıyla doldu. Ne kadar üzücü değil mi? Türkiye’de birçok hastanede doktor bulunamazken sağlık müdürlükleri basit bir lise mezunun yapabileceği işleri yapmak için can atan hekimlerle dolmuş durumda.

Aklıma hep Japon ve Türk şirketleri arasındaki kürek yarışı geliyor. Bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verilir. Her iki takımda performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti. Büyük gün geldi ve iki takımda kendini hazır hissediyordu. Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar...

Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılmıştı. Türk Şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi. Yapılan araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu hata bulundu ve çözüm önerisi  getirildi.

Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.

Türk Takımında ise 1 kişi kürek çekiyor, 8 kişi dümeni kullanıyordu.
9 kişilik Türk takımı Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılandı. Yeni yapılanma şekli şöyleydi;

- 4 dümen müdürü,
- 3  bölgesel dümen müdürü
- Kürek çekmekle görevli kişinin performansından sorumlu 1 dümen yöneticisi,
- 1 kürek çekme elemanı.

İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar. Tepesi atan Türk şirketinin yönetim kurulu hemen harekete geçti; yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovuldu, sorunun çözümüne katkılarından dolayı müdürlere şükran plaketi verildi.
Hep fakirlik edebiyatı yapılır, bir de ülkemizde yeterli hekim bulunmadığı belirtilir. Oysa ülkenin en pahalı eğitiminden geçen meslek mensupları, yetersiz gelire sahip bu ülkenin olanaklarını kullanıp meslek sahibi olduktan sonra eğitimleri doğrultusunda hizmet vermek yerine kendisinden çok daha düşük eğitimle başarılabilecek işlere talip oluyorlar. Sizce bu israf değil mi? Biz bu kadar lüksü kaldırabilecek durumda mıyız?
İşte bu müdürlüklerde görev yapan kişiler bu ilkyardım merkezlerini teftiş etmeye yetkilendirildiler. Ülkemizde öz yerine şekil önemli olduğundan eğitim merkezleri santim santim ölçülerek eğitime ne kadar uygun olduğu saptanır. Eğitimde kullanılacak malzemeler saptanır. Bilmem ne defterinden istenir o beğenilmez başka defter aranır zira ilkyardım eğitimi için bunlar çooook önemlidir. Derse başlarsınız müdürlüklerde görevli bu kişiler zorunlu ücret karşılığı teftişe gelirler. Dersi harfi harfine işliyor musunuz kontrol ederler. Yanlış anlamayın bundan şikâyet emiyorum, çünkü sürücü kursunda müfettiş gelir müdürün odasına girer, kendisine yapılan izzet ikramlar eşliğinde yukarıda bahsettiğim defter doldurulmuş mu onu ve bazı evrakları inceler giderdi. Ben çok kızardım böyle teftiş olmaz diye onun yerine bir müfettiş öğrenci gibi gelse ve derslere girse teftişini ona göre yapsa daha doğru olur diye düşünürdüm. Ancak burada beni ilgilendiren sorun eğiticiye alan bırakılması yani onların geldiği saatte denk geldi kanamayı anlattınız, oysa o ertesi günün konusu; olmaz. Yine bir saçmalık vardı: derslere belirli sayıya göre iki eğitici girecek.  Manzara şu oluyordu: uygulamalarda iki kişi olması önemli onun dışında anlatım dersleri var ve tek kişinin göstermesi yeterli olabilecek. Zaten isteseniz de fazla bir şey göstermek için zaman yok. O nedenle ikinci gün gelen eğitici oturuyor, oturduğu sekiz saat için para alıyor. Bazıları sıkıldığı için kitap getiriyor ve onu okuyor. Bir seferinde fabrikada ikinci gün eğitimine eğitici arkadaş gelemedi. Gelen müfettiş hemen tutanak tuttu ve o kişi gelmezse eğitimi tekrarlatacağını söyledi. Buraya kadar ne var bunda haklı diyeceksiniz. Bence de ama bir yanlışlığı gözden kaçırıyorsunuz. Cezalandırılması gereken kim? derse giren işçiler ve işyeri sahibi mi yoksa ilkyardım veren merkez mi?

İşyeri zaten işleri aksıyor sıkıntı içinde, işçi zaten gönülsüz gelmiş bir an önce bitsin diye bakıyor, çalışan bazıları derse girip çıkmaktan yorulmuş, bir de ders sonunda sınav var, derse girenler ya sertifikayı alamazsam korkusundalar. Bu durumda siz eğitimi tekrarlattığınızda kime ceza vermiş oluyorsunuz? İşyerine” çifte ekonomik kayıp” olmuyor mu? Oysa siz merkezi cezalandırmak istemiştiniz değil mi? Oysa bu tehdit yerine, sınava girse başarısızlık halinde ilkyardım merkezine maddi ceza yazsa daha uygun olmaz mı?

Bu merkezler kurulduğundan beri bir hayalim var. Bu ilkyardım eğitimlerinin etkinliğini ve yararlılığını araştırmak istiyorum. Ancak emekli olan birisi için bu hem maddi hem de uygulama açısından olanaksız. Ne de olsa burası Türkiye! Halbuki AB ya da ABD’de olsa ticaret odasına gitsem bu araştırma için bana sonuna kadar destek olurlardı, niye mi? Verdikleri paranın karşılığını alıyorlar mı, almıyorlarsa bu eğitimin gereksizliğini ortaya koymak için. Kolay kazanmadıkları parayı bu kadar kolay sokağa atmak ticaret erbabının işine gelmez.

Bu arada işyerlerinde rast geldiğim bir üzücü konuya da el atmadan rahat edemeyeceğim. Eğitime gittiğim işyerlerinin hemen hepsinin işyeri hekimi vardı. Ama hiçbiri işyerinde değildi, kendi asıl işlerini yapıyorlar belli gün ya da saatte uğrayıp sevkleri imzalıyorlarmış. Tabipler odasına sormak istemişimdir, sevk için işyeri hekimliği eğitimi niye yapılır, bunu zaten birçok hekim çok iyi biliyor. Tabi bu beni ilgilendirmez işyerinin çok olan parasını istediği gibi harcama hakkı var benim gibi züğürtlerin çenesini yormak neyine değil mi? Bence değil. Ders esnasında konular içinde geçen konuşmalarda duyduklarım tüylerimi ürpertti; oysa onlar çok olağan bir konuyu gündeme getirmiş gibi anlatıyorlardı. Bazılarının ilkokul mezunu olduğu insanların, göze çapak(demir parçacığı) kaçtığında 5-10 lira karşılığında enjektör iğnesi ile çıkardığını öğrendim. Daha da kötüsü bir işyeri hekimi bir göz damlası vermiş onu damlatıp çıkarmalarını öğütlemiş. Aklımda yanlış kalmış olabilir ama gözbebeklerinin büyümesine neden olan bu ilacı ben hastanede çalışırken göz kliniğinde asistanlar damlatabiliyordu. Yine bir yerde(çok fazla yanık gerçekleşen)işyeri hekimi kendisi işyerinde olmadığı için, işçilerin deriye yapışan kızgın çapağı çıkarmasını sonra Silverdin sürmesini önermiş. Ecza dolabından sorumlu kişi Silverdin bittiğinde hekime söylüyormuş, tekrar yerine konuyormuş……….  

Yine konudan saptım değil mi?

Bir konuya girince adam gibi bitirip çıkamıyorum oysa ne diyecektim? İlkyardım merkezleri hali hazırdaki yönetmelik, eğitici, yönetici ve eğitim tarzıyla ilkyardım öğretme yeteneğine sahip değil. Çünkü ilkyardım bir bilgi değil beceri kazandırma eylemidir. Beceri ise anlatma ile kazanılmaz. Aynen atasözümüzde olduğu gibi “bakarak kasap olunsaydı, kediler kasap olurdu”, değiştirin “anlatmayla öğrenilseydi herkes cerrah, hekim, hemşire…vs. olurdu”. Ne yazık ki anlatmayla beceri kazanılamıyor.

Ben İlkyardım Yönetmeliğinin geri çekilmesinden ve bu merkezlerin kar amacı gütmeyen kuruluşlara döndürülmesinden yanayım. Bunu bakanlığa dört kere dosya halinde yazdım.

Avrupa’nın birçok ülkesinde ilkyardım eğitimleri Kızılhaç(bizim Kızılayın eşdeğeri)tarafından yürütülüyor. İlkyardım sertifikası isteyenlere ihtiyaca göre sınıflandırma yapılmış, ücret belirlenmiş; aylık ya da haftalık takvimler oluşturulmuş programlı ve ücretli ilkyardım öğretiyorlar. Katılımcılar için alt sınır koymuşlar iki ya da üç kişi gibi. Çocuklar için ayrı sınıflar açmışlar. Hem gönüllü hem de profesyonel eğitmenler görev alıyor, kuruma gelir kazandırılıyor. İlkyardım eğiticilerinin bir kısmı (ABD ‘de daha fazlası) sağlık personeli değil; mesela ev hanımı, işçi, itfaiyeci, emekli vs. Çünkü onların düşüncesi bizden çok farklı, yaptıkları araştırmalarda sağlık personelinin ilkyardım öğretmede yeterince başarılı olamadığı saptanmış, tıbbi tanım kullanmaları ve karmaşık işlemleri anlatmaları nedeniyle. Oysa bir ev hanımı öğrendiği ve anladığı bilgileri kendi güncel diliyle anlattığından insanlar hem daha iyi anlıyor hem de basit bir ev hanımının yaptığı ilkyardımı kendilerinin de yapabileceğine inanıyorlar; kendilerine güveniyorlar. Bu duygu ilkyardımı öğrenme isteğini ve başarıyı artırıyor.

Oysa bizde insanlar, kullanılan yabancı kelimeler nedeniyle zaten konuyu yeterince anlamıyor, sadece bu bile ilkyardım öğretiminin başarısız olmasına neden olur. Size yine bir örnek vereyim. Bu merkezlerden birinde çalışırken SB nın dikte ettirdiği konuları anlatırken gözüme “travma” çarptı ve kişilere ne anlama geldiğini sorma gafletinde bulundum. İnanın koma, şok, bayılma, hastalanma gibi daha aklıma gelmeyen nice kelimeler sıraladılar oysa oradaki karşılığı “yaralanma” idi. Şok kelimesi içinde benzer karşılıkları sıraladılar. Aslında fırsatım olsa diğer kelimeleri de sorsaydım neler çıkacaktı kim bilir? Yukarıda içselleştirme ve yabancı kelimeler hakkında söz etmiştim. Sanırım bağlantıyı kurdunuz. Anlamını bilemediğiniz bir konuyu anlayamazsınız anlayamadığınızda ise içselleştiremezsiniz yani benimseyip öğrenemez/uygulayamazsınız.  Yeri değil ama aklıma geldi, Denizcilik YO’nun verdiği kurslarda ilkyardımı denizci öğretim elemanları anlatıyor. Bir gün çok sevdiğim-saydığım birisi “hocanım ben damara bastırdığımda kanamayı yukarı doğru mu yoksa aşağı doğru mu durduruyorum?” diye sormaz mı? Gülsem mi ağlasam mı bilemedim ve açıkladım. Size bir ezberin anatomisini sundum. Konuyu kendisi anlamamış olan bir kişi nasıl öğretebilir? Daha da vahimi bir öğretim elemanı ezberlediğinin nasıl farkında olmaz? Anlamadığı bir konuyu anlatma cesaretini kendinde nasıl bulur(üstelik ben bu yüksek okulda öğretim elemanlarına tazeleme kursu verebileceğimi bildirmiştim, ama talep gelmedi; ne de olsa vahiy yoluyla bilgilere sahiptiler)? Soruları istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz ancak vahim durumu nasıl engelleyeceksiniz. Ezberi üniversiteden nasıl kaldıracaksınız?  


Bugünlük bu kadar, bitmeyen ilkyardım anılarıma daha sonra devam ederim.     5 şubat 2008