1. SEYAHAT
HİNDİSTAN YA DA BANGALORE
(16 mart-19 Nisan 2004)
Eşimle planladığımız iki aylık "bir uçtan bir uca Hindistan ve Nepal seyahati"
gerçekleşmeyince. Bari sadece Panchakarma tedavisi yaptıralım diye;
üniversiteden yurt arkadaşım ve eşimin meditasyon derneğinden tanıdığı emekli
psikiyatrist ile yollara düştük.
Pancha karma, binlerce yıllık (tarihi bilinmiyor) bir tedavi yöntemidir. Vücudu
toksinlerden arındırarak hastalıkların oluşmasını önlediği düşünülüyor. [Burada
bizdeki bilim adamı geçinenlerin kulağını çınlatmak istiyorum. Hindistan
geleneksel tedavi yöntemlerini inkar etmemiş araştırmış; çağımızın bitki, yağ ve
malzemeleri ile kullanma yöntemlerini belirlemiş, bunun eğitimi için altı yıllık
tıp fakültesi kurmuş, bitkilerin ilaç olarak kullanılmasını ise üç yıllık bir
ihtisas alanı yapmış ve bütün dünyaya pazarlıyor. Bizde ise "kocakarı ilacı"
diye çok güzel tedavi yöntemleri unutuluyor ya da bazı şarlatanların elinde
sömürülür hale getiriliyor. Benim de içim cız ediyor].
Güney batıda yer alan Karnataka eyaletinin başşehri Bangalore' ye gittik. Neden
Bangalore diye sorarsanız, Transandantal meditasyon derneğine birkaç yıl önce
bir Hint tıbbı doktoru gelmişti. Nabızdan sorunlarınızı saptıyor ona göre
bitkisel çözümler öneriyordu. Hatta ben gitmek istememiş, ancak öksürük
nedeniyle uyuyamaz hale gelince gitmek zorunda kalmıştım. Suyu sütle eşit oranda
karıştırıp içine her birinden bir kahve kaşığı olmak üzere karabiber, zencefil,
zerdeçal koyup kaynatıp içmemi söyledi. İnanmak zor ama üç gün sonra ben artık
uyuyabiliyordum ve birkaç gün sonra öksürükten eser kalmamıştı. İşte bu doktorun
Bangalore'de Pancha karma merkezinde başhekim olduğunu öğrendik ve onun daveti
üzerine oraya gittik.
Gitmeden önce internetten Bangalore hakkında bilgi topladım. Hindistan'ın en
güzel, en yeşil, en zengin ve en gelişmiş şehrine gideceğimizi öğrendim…
İzmir'den otobüsle İstanbul'a vardık. Terminalde indik ve metroya yöneldik,
taksi durağındaki adamın biri bize metronun havaalanına kadar gitmediğini, bizi
çok ucuza götürebileceklerini söyledi. Biz zaten yol yorgunuyuz her söze kanmaya
hazırız ama tamam demeden önce bir defa da metro danışmasına sormaya karar
verdik. Çünkü daha geçen hafta Almanya'ya giden akrabam farklı şeyler
anlatmıştı. Gidip sorduğumda, trenin havaalanına kadar gittiğini öğrendim ve
metroya bindik, sıkıntı çekmeden de uçağımıza bindik.
İlk durağımız Bahreyn idi. Havaalanında üç saat kadar beklememiz gerekiyordu.
Transfer yolcu salonu İzmir dış hatlar terminali büyüklüğündeydi. Yerler halı
kaplıydı, çok hoş düzenlenmişti, İstanbul'da bile görmediğim çeşitlilikte free
shop vardı. Ayrıca, Formula yarışları nedeniyle, salonun ortasına sapsarı üstü
açık güzel bir spor araba yerleştirmişlerdi. Rengarenk sevimli bir ortamda
sıkılmadan bekledik. Çok çeşitli ülkelerden çeşitli renkte insanlar, rengarenk
giysilerle karşımızdaydı, Arap erkekleri pırıl pırıl beyaz entarileri ile ayrı
bir görüntü oluşturuyordu.
Bahreyn'den sonra Muscat'ta yolcu indirip bindirdiler. Uçak tamamen doldu ve
Bangalore'ye uçtuk.
Sabah erken saatte indik. Biz çok modern bir yere geldik beklentisi içindeyiz
(ne de olsa internette öyle yazıyordu). Ancak hayal kırıklığına uğramamız
çok uzun sürmedi. Havaalanı çok ilkeldi(yenisi yakın zamanda hizmete girmek
üzereymiş).
Valizlerimizi aldığımızda baktık ki Dr. Suresh elinde çiçeklerle bizi
bekliyordu. Arabasına giderken havaalanının şehir içinde olduğunu sandık, oysa
değilmiş. Araba küçük olduğu için valizlerimiz kucaklarımızda zorla sığıştık.
Yolların sağında solunda geniş dalları olan ağaçlar güzel görüntü
oluşturuyorlardı. Trafik mi? Soldan deniyordu ama sağ-sol-orta kim nerede yol
bulursa oradan geçiyordu, hele "oto" dedikleri üç tekerlekli motosiklet
bozuntusu olan iki-üç kişilik yolcu taşıtları kuralları çiğneyerek
ilerliyorlardı. İnsanların sigara içmediklerini fark ettim(daha sonraki
seyahatimde nikotini sakız gibi çiğnediklerini öğrendim, benim için hayal
kırıklığı olmuştu!), ama oto egzoslarından çıkan gazlar onları zehirlemeye zaten
yetiyordu.
Otel diye geldiğimiz yer, eskiden bizim hanlarda olduğu gibi, iç avlusu olan ve
bu iç avluya oda kapıları açılan bir yerdi. Hoşumuza gitmediği için hemen itiraz
ettik. Başka bir otele geldik.
Bu otel iki katlı diğerine göre biraz daha sevimli bir yerdi. 100 den fazla
yayını olan kablolu TV miz vardı, sıcak suyu, kovası ve maşrapası bulunan (banyo
yapabileceğimiz) 2 metrekarelik tuvaletimiz de vardı. Odamız hoşumuza gitti ne
de olsa iki kişi beş dolara kalacaktık. Bundan ucuzu can sağlığı…
Unutmadan bir bilgi aktarayım; orada otele de lokantaya da "HOTEL"
deniyor.
Odaya yerleştiğimizde beni nasıl bir felaketin beklediğini gördüm/duydum. Ben en
ufak gürültüden rahatsız olan biriyim. Pencerenin önündeki yolda su borusu
döşeniyordu ve gürültü bir felaketti.
Başka otelde kalma şansımız yoktu. Çünkü, pancha karma yapılacak ev hemen arka
sokaktaydı. Oteli değiştirsek uzaktan her gün araçla gelip gitmek daha zor
olacaktı. Kaderime razı olmak zorunda kaldım. Yerleştikten sonra paramızı
bozdurmaya gittik (çünkü hiçbir yerde dolar geçmiyordu). Otelin avansını verdik.
Yemek için otelin altındaki (aslında çok meşhurmuş) lokantaya gittik. İçeride
ayrılmış bir bölme aileler içindi oraya geçerken kazara mutfağı gördük,
görmemizle arkadaşım (biraz titizdir de! ) "ben burada yemem, aç kalırım daha
iyi" çığlığını attı. Başka bir yere gittik daha temiz görünüyordu ama oraya da
iki günden fazla dayanamadık. Bize diyet yemeği vereceklerdi ama o kadar gevşek
ve duyarsızdılar ki sonunda tedavi gördüğümüz yerde yemek yememiz
kararlaştırıldı. Geri dönüş öncesi yemek yerine hazmedemediğimiz kadar çok kazık
yediğimizi fark ettik ama olsun en azından daha temiz olduğunu biliyorduk.
Hintliler için selam vermek bile parayla lafı doğrulanmış oldu. Ticaret onlar
için ön planda, tüm şark zihniyeti olan ülkelerde olduğu gibi burada da
ticarette şark kurnazlığı yapıyorlardı.
Pazarlık hayatın bir parçası ama bazı dükkanlarda "fiyatlarımız sabittir"
yazıları yer almaya başlamış. Bu şehirde turistik eşyaya ne yazık ki
rastlayamadık, turistlerin çok fazla uğramadığı bir yer olduğundan biz çok ilgi
gördük.
Hindistan'da demem ne kadar doğru olur bilmem ama, Bangalore'de en çok ne hoşuma
gitti biliyor musunuz, çarşıya alışverişe gittiğinizde ya da sokakta
aynı"saree"den iki tane yok (sari, 5,5-
Bangalore'de yirmi dört gün kaldık her günü farklı yaşadık hepsini buradan
anlatmam mümkün değil sizleri sıkmak da istemem ancak bana ilginç gelen bazı
hususlara değinmek istiyorum. Bunlar:
1- Türkiye'den 40 yıl geride mi yoksa yüzyıl ileride mi?
2- Tapınaklar ve toplumdaki yerleri
3- Eğitim
1- TÜRKİYE'DEN 40 YIL GERİ Mİ? YOKSA 100 YIL İLERİDE Mİ?
Trafik, çarşılar ve sokaktaki yaşama baktığınızda bizim kırk yıl öncesi gibi bir
yaşamla karşılaşıyorsunuz; bir farkla kırk yıl önce trafikte o kadar araç yoktu
dolayısıyla kurallara uyma kaygısı da pek yoktu. Trafik güya soldan. Ancak
otoların, çok sayıdaki motosikletlerin ve araçların bundan haberi olduğundan
şüphem var. Yol herhangi bir engelle bölünmemişse aracınızı sağda-solda-ortada
kullanabiliyorsunuz. Yaya olmak bizdekinden daha zor. Araçların yol verme
gibi bir kaygısı yok! Işık ve polis noktaları hariç. Ancak çok ilginçtir,
kaldığım süre içinde o kadar çılgınlığa rağmen trafik kazasına rast gelmedim.
İnanmayacaksınız ama kavgaya da rast gelmedim. İki araç burun buruna
geldiklerinde gayet sakin bir o gidiyor bir öbürü derken trafik açılıyor. Ne
güzel değil mi? Bazen bu şehirdeki insanların kavga etmenin ne demek olduğunu
bilip bilmediklerini sorgulamışımdır.
Çarsıdaki dükkanlar, aynen bizim eski çarsılardaki gibiydi, marketler henüz yok
sayılacak kadar azdı. Metro alışveriş merkezi vardı(içini görmedik). Onun
dışında market dedikleri yer bizdeki kıyı köşedeki marketler gibi küçük sadece
bakliyat, çerez (cips vb), temizlik malzemeleri gibi maddelerin satıldığı yerler
şeklindeydi onlar da tek tüktü.
Öğlen saat bir buçuk ile dört buçuk arasında tatil oluyordu. Burada hava sıcak
olduğu için (kışın 24 yazın 33 derece civarında) bu yerleşmiş bir resmi tatildi.
Saat dörtten sonra dükkanlar açılmaya, beşte de insanlar sokağa çıkmaya
başlıyorlardı. Saat sekizde çarşıda neredeyse adım atacak yer kalmıyordu. Saat
onda ise kapatıyorlardı. En çok sari dükkanı vardı. Adım başı ellerde ya da
yayvan sepetlerde taze çiçek(kolye haline getirilmiş olarak) satılıyor, dua
ederken boyunlarına, kadınlar saçlarına takıyor ya da evlere asılıyor.
Sebze ve meyveler manavlarda ya da el arabalarında sokak aralarında bağırarak
satılıyor. Ayak üstü yiyecekler, akşam üzerleri el arabalarında hemen hazırlanıp
satılıyordu; bazı meyveler tek tek, ayak üstü yenmek üzere satılıyor. Karnını
sokakta doyuran insan sayısı çoktu; belki de hazırlamaktan daha ucuza geliyordu.
Biz diyet nedeniyle ne yazık ki tadına bakamadık. Hatta karpuz ve üzümü bile
ancak geleceğimiz gün yiyebildik.
Evlerde buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi yok denebilir. Çamaşır
yıkatmak oldukça ucuz; gayet temiz ve ütülenmiş olarak elinize geliyor. Ütüsüz
gömlekli ya da sarili kişi pek yoktu, hatta ter kokan insana bile denk
gelmedik.
Soğuk suyun vücuda zarar verdiği düşüncesi halen hakim olduğu için soğuk su
bulamazsınız, içme suları sokakta testilerde veya dükkanlarda pet şişelerde
satılıyor. Yemekler bir günlük hazırlanıp yeniyor. Ekmek yok, "çapati" denilen
süt, yağ ve unla hazırlanan hamur günlük olarak, merdane ile açılıp tüp
üzerindeki saçta pişiriliyor, bizim gözlemelere benziyor. Marketlerde sandviç
ekmeği var, ama pek rağbet yok.
Evlerde halı, kilim, mobilya takımı yok. En zengin evde İskandinav tipi koltuk
takımı vardı. Oysa oturdukları evin değeri dediklerine göre yüz bin dolardan
fazla. Ev hanımlarının temizlik derdi yok. Cam silme derdi bile yok çünkü bütün
evlerin pencereleri demirli ve pencereler demirin dışında. Ama insanlar bizden
daha huzurlu.
Arabaların çoğu eski modeldi yeni model arabaların sayısı artıyormuş. Bizde var
mı bilmiyorum ama yollarda elektrikli otomobiller vardı.
Kadınların evli olduğunu nasıl anlarsınız?
Ayak başparmağının yanındaki parmaktaki yüzükten.
Hızma hanımların tutkuları arasında yer alıyor. Çarşıda yapışan ve birkaç kez
kullanılabilen aklınıza bile getiremeyeceğiniz çeşitlilikte hızma satılıyor.
Ellere kına işleme ise ise ayrı bir sanat olmuş. Sayısız desen kitapları var.
Anlatacak o kadar çok şey var ki şaşırıyorum.
2- TAPINAKLAR VE TOPLUMDAKİ YERLERİ
Hinduizm ve inanç; ayrılmaz bir bütün. Bu şehirde ağırlık hindularda, ondan
sonraki yoğunluk müslümanlarda idi, hristiyan da vardı ama çok belirgin değildi.
Budiste de pek rast gelmedim ama çok çeşitli dine mensup insanlar olduğunu,
birçok dilin konuşulduğunu söylediler. Her (hindu) evde bir tanrı
heykelinin olduğu ibadet odası (ortalama 50x100 cm genişliğinde) var.
Günde en az bir kez ev siliniyor banyo yapılıyor, temiz giysi giyiliyor dua
ediliyor, tütsü yakılıp minik çan çalınarak evin dört bir yanı tütsü ile
gezilerek dua okunuyor. Çan, tanrının duayı duyması içinmiş. Ayrıca adım başı
tapınak var. İstediği tanrının tapınağı yoksa demirden bir kulübe yapıyorlar,
anahtarını pandite(onların "hoca"sı) veriyorlar, pandit günde iki kez gelip
açıyor isteyen dua edip gidiyor. Eğer o tanrıda kendine uymuyorsa bulduğu ağacın
dibine kendi tanrısının heykelini koyuyor, duasını ediyor. Fazla
inceleyemedim ama izlediğim kadarıyla herkes farklı bir tanrının tapınağına
gidiyor, burada bilmeyenlere açıklamalıyım. Her tanrı, bir önceki tanrının
öldükten sonra reenkarnasyonla tekrar dünyaya gelmiş olanıdır. Yani birbirinden
ayrı düşünülmüyor. Yine izlediğim kadarıyla her yeni tanrı toplumun
gereksinimleriyle donanmış olarak dünyaya geliyor. Örnek: hastalığın olduğu
dönemde tedavi yöntemleriyle (pancha karmada bu tedavilerden biridir), savaşın
olduğu dönemde ise ok, mızrak vs ile dünyaya geliyor.
İçinizden bu durumu komik, akıl almaz gibi düşünen ya da sorgulayan var mı
bilmiyorum, ama tek tanrılı dine sahip ortamda doğan kişiler için gerçekten
kavranması zor bir durum. Ben bunu sorgulamayı Hongkong seyahatimde bıraktım.
Çünkü gittiğimiz bir tapınakta(Hongkong'da) bir sürü (her derde deva) tanrı
vardı ve insanlar ellerinde tütsüler dua edip önündeki kuma batırıyorlar tütsü
bitene kadar dualarının tanrı tarafından duyulacağına inanıyorlardı. Hongkong,
kapitalizmin çarkının acımasız işlediği bir yerdi. Dolayısıyla iyi iş ve iyi
gelir herkese nasip olmuyordu. Tapınaklardan birinde dua eden bir adam dikkatimi
çekti, çok şık giyimliydi, giysisinin en az Vakko ayarında olduğu her halinden
belliydi. Kendiside belli ki çok üst düzey bir görevdeydi, o da herkes gibi
tütsülerle duasını tamamladı. O kişiyi görünce ben artık sorgulamanın anlamsız
olduğunu düşünmeye başladım. Diğer bir örnek: şans/talih(kumar) tanrısına biri
dua ediyordu, rehber büyük olasılıkla at yarışı için dua ediyor olabileceğini
söyledi; ben hemen atladım "kazanamazsa kızar mı acaba?" diye, rehber
saygısızlık ediyormuşum gibi baktı ve şöyle dedi: "eğer isteği gerçekleşmezse o
kişinin hayrına demektir çünkü tanrı kişi için hayırlı olacaksa kazandırır, eğer
o para ona zarar verecekse kazandırmaz. Ve kişi kendisine hayır getirecek geliri
kazanana kadar tanrıya dua eder". Ne kadar farklı bir anlayış değil mi?
Hindularda da benzer anlayış vardı. Bu yaşantılarında sıkıntı çekmek için
doğdularsa bu sıkıntıyı hoş karşılayıp olgunlaştıklarını, iyi oldukları takdirde
yeniden dünyaya geldiklerinde daha refah içinde ve sağlıklı olacaklarını
düşünüyorlardı. Bu ise onları doyumsuz, mutsuz insan olmaktan koruyordu. Aksi
halde olacakları düşünmek zor, çünkü zenginle fakir arasındaki uçurumun
bizdekinden çok çok fazla olduğunu söylediler. Ama sokakta hırsızlığa hiç rast
gelmedik.
Müslüman kadınlar yüzleri peçeli siyah çarşaflarla dolaşıyorlar. Orta yaş üstü
erkekler sakallı idi. Otolarda maşallah yazıları vardı.
Hindular her şeye dua okutuyorlar: evleri için, çocuk okula başladı diye, araba
aldıklarında vs. Arabanın önünde taze çiçekten yapılmış kolye görürseniz bilin
ki araba yeni ve dua okunmaktan geliyor.
Devlet tapınaklara kesinlikle karışmıyor, inananlar tarafından yapılıyor ve
destekleniyor. Bazı tapınaklar topluma büyük katkıda bulunuyor. Bunlardan biri
de Isckon tapınağı. Bir guru (bizdeki şeyh gibi düşünülebilir) adına yapılmış
olan ve çok büyük kompleksten oluşan bu tapınak her zaman tıklım tıklım doluyor,
çeşitli alış veriş olanaklarından, bağışlardan ve kredi kartı ile
ödeyebileceğiniz, internetten istek yapabileceğiniz dualardan kazandığı paraları
yine toplumla paylaşıyorlar. Beş bine yakın fakiri doyuruyor, ilkokuldan
üniversiteye kadar birçok fakir öğrenciyi destekliyor, belediyenin ve o
şehirdeki üniversitelerin bütçelerinin beşte bir oranında katkı yapıyormuş.
Tapınaklar rengarenk (nadiren sadece siyah taş işçiliği olanlar da var),
insanlar istedikleri gibi dua ediyorlar, ziller defler ile (birinde de davul
zurna ile) müzik yapılıyor. Aynı anda insanların kiminin elleri katolikler,
kiminin elleri protestanlar gibi şekil almış oluyor, kimi namaz kılar gibi dua
ederken bir diğeri yere boydan boya uzanıyor, bir diğeri de diskodaki gibi
elleri havada dönerek dans eder gibi dua ediyor. Hiç kimse de sen ne yapıyorsun
demiyor. Aynı anda bir cümbüş içinde dua ediyorlar. Sanki tapınaklar eğlence
yeri, mutluluk dağıtan bir yer görüntüsünde. İnsanlar hem huzur buluyor hem de
dua ederek günün stresinden arınıyor (ya da güne keyifle başlıyor).
3- EĞİTİM
Herhalde eğitimci olduğumdan, oradaki eğitim konusundaki merakımı gidermem
gerekiyordu. Öğrendiklerim beni şaşırttı. İki yaşından sonra okula başlanıyordu.
İlk sene: iki üç saatlik olup şarkı
–nakarat
biçiminde alfabe ve beşe kadar saymayı öğretiyorlarmış ve bu üç dilde
yapılıyormuş. Birincisi yerel dil, ikincisi ulusal dil olan Hindu dili üçüncüsü
ise yabancı dil olan İngilizce. İngilizce resmi dil değilmiş ama okula giden
herkes biliyor; Hindistan'da çok fazla dil olduğu için ortak anlaşma yolu olarak
televizyonların bazıları İngilizce programlar yapıyorlardı (bana göre sömürge
döneminden kalma bir sorun). Evlerde yerel dil konuşuluyor. Altı-sekiz yaşındaki
çocuklar bize nasılsın
– nereden
geliyorsun gibi soruları sorabilme cesaretini gösteriyorlardı. Onuncu sınıfı
yeni bitirmiş bir genç kızla rahatlıkla anlaştık ve bu kız yetersiz kabul
ettikleri devlet okulunda okuyordu. Temel egitim12 yıldı. Devlet okullarının
eğitimini beğenmeyen aileler çocuklarını, çok pahalı ve yeterli sayıda olmayan
özel okullarda (sınavla,torpiller bularak) okutuyorlardı. İki yaşındaki çocuğun
sınavı da nasıl olur demeyin. Çocuk tuvalet eğitimini tamamlamış ve kendi
ihtiyacını gidermeyi öğrenmişse, adını-soyadını, annesinin ve babasının adını
söyleyebiliyorsa sınavı geçebiliyor. Temel eğitim sonrası iki ya da üç yıllık,
üniversite tarafından açılan, üniversiteye hazırlık okuluna gidiliyor.
Matematik, dil ve fen bilimleri ağırlıklı eğitim sonrasında girilen sınavda alınan
puana göre merkezi sistemle tercih ettikleri okula yerleştiriliyorlardı.
Genellikle on sekiz-yirmi yaşında da meslek sahibi oluyorlar.
Eğitimleri oldukça güzel, yüzyıl ileride derken kast ettiğim eğitimdi. Birkaç
tane Nobel ödülü almış üniversiteleri var.
Eyaletin düzenlemiş olduğu turizmi geliştirme bürosunun düzenlediği oldukça
ucuz, rehberli, günü birlik tura katıldığımızda gittiğimiz bir müze ve
planetaryum denilen yer eğitime verdikleri önemin göstergesiydi. Bizim bilim
adamları siyaset yapadursun orada topluma yönelik çalışmalar yapılıyor, üstelik
kazançta sağlıyorlar. Planetaryum denilen yer gökbilimcilerin yaptırdığı
bir yer. Dairevi ve çatısı kubbe seklindeki salonda yine dairevi dizilmiş hafif
kaykılan koltuklarda oturuyorsunuz. İki saate yakın bir gösteri izliyorsunuz
ve bu her gün günde iki kez programlı olarak devam ediyor. Ücreti düşük olduğu
için insanlar salonu her seferinde dolduruyorlarmış. Gösteri, salon karartıldıktan
sonra (karanlık çökünce görüldüğü gibi)
parlayan yıldızlarla başlıyor, birkaç yıldız kümesi (büyük ayı, ikizler gibi)
gösterildikten sonra insanların ve eski Çin, Mısır, Arap, Roma, Yunan
medeniyetlerinin, eski çağlarda yıldızlara bakıp kaderlerini nasıl belirlemeye
çalıştıklarını; dünyayı nasıl düşündüklerini (Hintliler dünyanın, boa yılanının
sırtındaki kaplumbağanın sırtında duran filin başının üstünde durduğunu
sanıyorlarmış); daha sonra yıldızları keşfetmek için teleskopun kimin tarafından
nasıl keşfedildiğini; galaksileri, samanyolunu, karadelikleri anlatan çok
güzel bir sunumdan mest olarak çıkıyorsunuz.
Bilim ve teknoloji müzesinde ise, eski motorları, makineleri kesip boyayıp cam
arkasına koymuşlar; yan tarafındaki duvarda bulunan düğmeye bastığınızda nasıl çalıştıklarını görüyorsunuz.
Genetik bilimini basit çubuk ve toplarla, büyük posterlerle sunmuşlardı. En güzeli
de, iki metre yüksekliğindeki plastik yumurtaydı. Bildiğiniz gibi yumurta, en
büyük hücredir.
İki basamaklı merdivenle içine giriyorsunuz. Çekirdek kısmını oluşturan
sarısını(şeffaf plastik olarak) orta yere duvara monte etmişler ve şeffaf
plastik içinde çeşitli organeller görülüyor. Organellerin (mitokondri, kromozom,
golgi cihazı gibi) üzerinde metal düğmeler var. Bastırdığınızda hangi organelse duvarda onun üç boyutlu büyük görüntüsü beliriyor ve sesli bilgi veriliyor.
Bizim üniversitelerimizin ve bilim adamlarımızın bu arada kulaklarını yine
çınlatıyorum.
Anlatabileceğim daha o kadar çok şey var ki. Sanırım bu kadarı şimdilik yeter.
10 Ekim 2004