EKİP ÇALIŞMASI

(TÜRKİYE ve ALMANYA)

 

Hemşirelik Yüksek okulunda öğrenciyken ekip çalışmasından ve onun öneminden bahsedilirdi. Ekip içinde hemşirenin ne kadar önemli bir yeri olduğu savunulurdu (yıl 1975-1979).

Gel zaman git zaman mezun oldum ve Hacettepe hastanesinde çalışmaya başladım. Çalıştığım serviste gerçekten iyi bir ekip çalışması vardı. Ve çalıştığım sürece birkaç küçük sorun olsa da bölüm 86 (dahiliye) da çalışmaktan büyük keyif aldım. Halen çalışma yaşantımın en güzel yılları olduğunu düşünüyorum.

Yıllar geçti Almanya’da çalışmaya gittim. Benim bölüm 86 da çalışırken var sandığım ekip çalışmasının aslında tam ekip çalışması olmadığını fark ettim. Ortopedide çalışıyordum. Sabah vizit(hastayı ziyaret, neden Türkçe kullanılmaz halen anlamış değilim) yani hastaların tek tek dolaşılması için gelen hekim grubu o bölümdeki hastalarla ilgilenen en az bir hemşire ve fizyoterapistler olmadan dolaşmıyorlardı. Bütün hastalarla tek tek ilgilenen bölüm profesörü ya da sorumlu hekim, hastaya günaydın dedikten sonra geceyi nasıl geçirdiğini (özellikle ameliyattan çıkmışlarda) herhangi bir sorunu olup olmadığını soruyor; hastanın sorusu varsa ve hocanın kendi bilgisi dahilindeyse cevaplıyor değilse, ilgili kimse (hekim, hemşire, fizyoterapist) ona soruyor aldığı cevaba göre hastayı yanıtlıyor. Servisin kendi fizyoterapistleri var onlara hastanın terapilerinin nasıl gittiğini soruyor aksama varsa ona göre tedaviyi tartışıyorlar, hastanın ilaç veya başka sorunları varsa hemşireyle konuşup fikir alıyor ve hekimiyle o konuda tartışıp tedavi değişikliğine gidilecekse kararlaştırıyorlar. Bunların hiçbiri ezbere yapılmıyor, fizyoterapistlerin hasta dosyaları, hemşirelerin hasta bakım plan ve dosyaları yanlarında oluyor oradan bakarak konuşuyorlar. Yani hastanın soracağı soru olduğunda birinci elden sorusu yanıtlanıyor, hastanın aklında soru işareti kalırsa, unutursa ilgili kişiye sorduğunda cevap alabiliyor. Hasta da rahat, hekim de, hemşire de.

Her şey yazılı. Servise ilk başladığımda eğitim hemşiresi geldi beni önce hastane içinde bilmem gereken yerlere götürdü (hemşirelik müdürlüğü, kan bankası, yemek yiyebileceğim yerler vs. Orada personele yemek çıkmıyor, herkes kendi parasıyla yiyor; sabah saat 6.00 da işbaşı yapıyorduk kahvaltı molamızı saat 10.00 gibi veriyorduk bu kahvaltıyı hastaların verdiği bahşişleri attığımız kumbaradan alınan yiyeceklerle yapıyorduk).  Sonra servisi, servisteki evrakları tanıttı. Bunlar bittikten sonra elime dolaptan çıkardığı koca bir dosya tutuşturdu. Bu dosyada o serviste yatan hastaların hastalıkları hakkında bilgiler vardı. Hastalıklar ve tedavileri, ameliyatları özetlenmişti. Her ameliyatın hemşirelik bakım standardı bu şekilde belirlenmişti. Bunun anlamı: hastayı ameliyattan getirdikten sonra ameliyat sonrası doktor istemini okuyor dosyadaki bakım standardından farklı bir şey var mı kontrol ediyor ve o standarda göre hemşire bakım planını uyguluyordu. Hastayı ameliyata merkezden gelen bir taşıma görevlisi ile hemşire götürüyor, ameliyattan çıktıktan sonra yine bir taşıma görevlisi ve hemşire getiriyordu. Ameliyattaki hekim “a ameliyatı tedavisi” diye yazdığında hemşire hangi bakımdan sorumlu olacağını biliyordu.

Servise hemşire yardımcısı olarak gelen yarı zamanlı çalışanlar: öğrenciler(derslerinden kalan boş vakitlerinde ücret karşılığı çalışan öğrenciler: hemşirelik, tıp fakültesi gibi), askerlik hizmeti yapmak istemeyip de gönüllü kamu hizmeti verenler ile staja gelen hemşirelik öğrencilerinin bile neleri ne kadar yapabileceği yazılı olarak belirlenmişti. İlk defa başlayanlar bunları okumak zorundaydı. Yazılı olanların dışında bir işlem yapmak yapanı veya yaptıranı yasal olarak sorumlu tutuluyordu. Ücret karşılığında hemşire yardımcısı olarak görev yapan gerek hemşirelik gerekse tıp öğrencisi kendi başına ilaç ya da enjeksiyon uygulama şansı yoktu. Birlikte çalıştığı hemşire güven duyduğu takdirde kendi gözetiminde olmak üzere bu işlemleri deneyim kazanmaları açısından yaptırıyordu. Kendi olmadan asla, çünkü çıkabilecek bir sorunda hemşire doğrudan sorumlu oluyor bu ise meslek açısından çok tehlikeli sonuçlar ortaya koyduğundan hemşire bu kurallara kesinlikle riayet ediyordu.

Mesela kan verme işlemi organ nakli kapsamında yer aldığından benim çalıştığım yerde hekimin uygulaması gerekiyordu. Burada hastanın kendinden alınan kan veriliyor. Hasta diyelim planlı bir ameliyata girecek (protez takılması vs) 6-7 ay sonrasına ameliyat günü veriliyor (bizdeki gibi hiç kimse şikayet etmiyor ne hikmetse). Bu sürede hastadan, ameliyat için gerekli tahmini kan miktarı belirli sürelerde alınıyor ve kan bankasında dondurularak depolanıyor. Hastaneye yatmadan birkaç gün öncesi aile hekimi hastaneden önceden istenmiş tetkikleri tamamlıyor ve hasta bir ya da iki gün önce yatıyor. Ameliyatta alınan kanları veriliyor(medeniyet denilen şey bu olsa gerek!!!). Bu sayede hiç kimse kan peşinde koşmuyor, kan grubu uyuşmazlığı sorunu, hastalıklara karşı tetkik sorunu ortadan kalkıyor. Maliyet düşürülmesi de bu olsa gerek. Neyse dönelim kan verilme işlemine, ameliyat sonrası verilecekse, hekim istemi doğrultusunda hastanın kanını kan bankasından hemşire getirir ve ılıma işlemini takip eder. Hekime haber verir. Gelen hekim hastanın kendi kanı olmasına rağmen hastadan kan alıp kan grubu testi yaptıktan sonra hastaya damar yolu açarak kanı vermeye başlar. En az on dakika başında bekledikten sonra başka işi varsa hemşireden takip için ricada bulunabiliyor. Ama asıl sorumlu hekim.

Benim çalıştığım bu üniversite hastanesinde, bizim posta-hizmetli dediğimiz kişiler yoktu. Evraklarla ilgili işlemler ve tetkikler(kan, idrar vs), hastaneye baştan başa döşenmiş vakumlu boru sistemi aracılığıyla yapılıyordu. Mesela hemşire diabetli hastanın parmağından damla kanı laboratuarın malzemesine alır, hasta yatış işlemi sırasında basılan ve hastanın numarasını taşıyan çeşitli çaptaki etiketlerden uygun olanını yapıştırır ve vakum sisteminin tüpüne yerleştirir(bomba diye isimlendirmişlerdi),  vakum sistemiyle laboratuara gönderir. En geç bir saat içinde sonuç aynı yolla gelirdi. Bu ise zamandan ve iş gücünden  kazandırıyordu. Ortada çok insan olmayınca ve hazırlanmış yazılı kurallara uyunca hasta bakımı aksamıyordu. Benim çalıştığım ortopedi servisinin 4-5 fizyoterapisti vardı ve onlarda hastaların hareket etmesini  sağlıyorlardı.  Ancak cumartesi Pazar onların işini hemşireler yükleniyorlardı. Serviste bir buz makinesi sürekli buz üretiyor bununla soğuk uygulama yapılıyordu, yine bazı durumlarda parafinli soğuk uygulama paketleri kullanılıyordu. Hasta dışarıdan hiçbir şey almak zorunda kalmıyordu. Sadece valizi ile gelip valizi ile gidiyordu. Hastanın yakınının olmasına gerek yoktu her türlü işlem hastanede hastane personeli tarafından yürütülüyordu. Bizde olduğu gibi yakının yoksa ameliyat olamazsın kuralı yoktu…

Türkiye’de her türlü teknoloji var, her türlü tedavi ve ameliyat imkânı var. Ancak olmayan bana göre ekip çalışması ve hemşirelik bakımı, en önemlisi de hastayı adam yerine koyan, nezaket gösteren, bilgi veren, iletişimden korkmayan, güler yüzlü hekimler/hemşireler(elbette bunları yapanlar vardır; ama Hacettepe’deki çalışma yıllarımın sonrasında ben pek rast gelmedim). Parası olanların yurtdışına gitme nedeni de bu. Demem o ki, unumuz, yağımız, şekerimiz, ocağımız, aşçılarımız var ama helva karmayı beceremiyoruz; herkes işini bir başkasına havale ediyor. Sonra dışarıda bir bakıyorsunuz ki hasta yakınları ben hemşirelik yapıyorum diyor. Önceleri kızdığım bu söze artık haklısın diyorum. Çünkü hastanın tüm bakımını hasta yakını üstlenmiş durumda, hemşire sadece ilacı getiriyor, kan basıncını ölçüyor bir de hasta yakınına emirler yağdırıyor. Ben de kendi kendime soruyorum o zaman niye 4 koca yıl hemşirelik eğitimi veriliyor, hem de öğrencilerin canını çıkarma bahasına. Hekimlerin bile bilmediği birçok konuları öğrenmek zorunda kalarak. Sanırım örnekle daha iyi anlaşılır. Bir gün öğrencilerle dahiliye servisinde stajdaydım. Saat iki civarında elinde ilaç tepsisiyle hemşire geldi, nabız, kan basıncı ateş takiplerini yaptı, ilaç verdi ve hasta bakım planlarını doldurdu. Hasta sahibinin birine döndü ve “ayak bakımı verdin mi?” diye sordu. Gariban hastanın gariban karısı “yok” dedi. Hemşire” bak buraya işaretliyorum, yap tamam mı, unutma “dedi, işaretledi, çıktı gitti. Gece gündüz günlerce yatan hastasının başındaki sandalyede tünediği için yüzünden yorgunluğun aktığı kadın kalktı avuç içine biraz pamuk aldı, gitti lavaboda ıslattı ve geldi hastasının ayak parmaklarını ıslattı. Ben kahroldum. Staj nedeniyle orada olduğumdan müdahale etmem ters teper düşüncesiyle sessiz kaldım, yıllar geçmesine rağmen vicdanımı susturamadım. Müdahale etsem ne olacaktı? Kadının daha uygun bakım verecek koşulları yoktu: küçük bir leğen, uygun sabun, uygun silme ve kurulama havluları, kremler gibi. Kadının alacak maddi gücü olmadığı ya da gidip alma olanağı yoktu.

Oysa ayak bakımı hemşire tarafından yapılmalıdır, hasta sahibi inceler; sonra o yaparken hemşire gözler; aksayan durumlar varsa düzeltilir. Bunun için serviste gerekli malzemeler bulunur. Türkiye’de diyabetik ayak yüzünden kaç kişinin ayağı gangren olup kesiliyor acaba bilen var mı??????? Nereye gitti alınan eğitimler?(kitap sayfalarında kaldı). Vakit yok mazeretine inanmıyorum ben çalışırken çok daha zor koşullarda çok şeyleri yapmak zorunda kalıyorduk. Ancak sapla samanı karıştırmamak gerekir bazı hastanelerdeki yanlış nöbet ve çalışma sistemleri iyi hizmet vermeye müsait olmayabilir benim bahsettiğim gündüz saatlerinde birçok hemşirenin çalıştığı durumlar için geçerli. Ama güler yüz göstermenin yeri ve saati yoktur.

Unutmayalım:

BİZ HASTALAR İÇİN VARIZ; ONLARA HİZMET EDELİM DİYE İŞE ALINIYORUZ.

MAAŞIMIZI HİZMETİMİZ KARŞILIĞINDA ALIYORUZ.  

ONLAR MÜŞTERİ BİZ HİZMETİMİZİ SATAN KİŞİLERİZ; BİZ ONLARDAN DEĞİL ONLAR BİZDEN MEMNUN KALACAKLAR.

Öğrencilerime hep şunu söylemişimdir:

O HASTA ANNENİZ, BABANIZ, ÇOCUĞUNUZ ya da SEVGİLİNİZ/EŞİNİZ OLABİLİR.

ONA NASIL DAVRANILMASINI İSTİYORSANIZ BÜTÜN HASTALARA AYNI DAVRANIN.

Hasta insan bir kaç kere anlattığınız bir şeyi endişe nedeniyle yine hatırlamayabilir, bağırmadan nedenleriyle birlikte anlatırsanız daha iyi anlar. Benim o kadar vaktim yok diyecek kadar budala olmadığınızı düşünüyorum. Çünkü sizde bilirsiniz ki anlaşılmayan bir konu bize daha çok vakit kaybettirir ya birkaç kez daha anlatmak zorunda kalırız ya da yanlış uygulama nedeniyle hastada çıkan sorun nedeniyle daha çok uğraşırız. O halde başlangıçta ayrılacak birkaç dakika fazla zaman bize kazanç olarak geri dönecektir.

05.03.2008