İZMİR ÇAĞDAŞ MI?

Ben bildim bileli İzmir için “çağdaş kent” denir. Neden çağdaştır? Ya da çağdaşlık nedir?

Türk Dil Kurumuna göre çağdaş:

1.       Aynı çağda yaşayan, çağcıl, asri, muasır

2.       Bulunulan çağın anlayışına, şartlarına uygun olan, çağcıl, modern, asri

anlamlarına gelmekteymiş.

Başlığa bakarak yanlış anlamanızı istemem ben İzmir’e severek yerleştim. Ne de olsa baba ocağım. Halen de seviyorum ancak beni rahatsız eden daha doğrusu kafamı kurcalayan birkaç konuya değinmek istiyorum.

Benim kafamdaki çağdaş kavramı ile İzmir’in çağdaşlığı bir türlü aynı noktada kesişmiyor. Neden mi?

1.    Şehir içi ulaşım

2.    Şehrin mimari gelişimi

3.    İnsanların birbirine saygısı

4.    Çevre temizliği

 

1.  ŞEHİR İÇİ ULAŞIM:

Çağdaş bir şehirde şehir içi ulaşım çok rahattır; kitle ulaşım sistemi ve bisiklet yolları şehri sarıp sarmalamıştır. Ama İzmir’e geldiğim 1988 yılından beri ne yazık ki bu bahsettiklerim yok. Otobüslerin kalkış saatleri ve geldiği-gittiği durakların bilgisi yoktu(halen yok). Oysa aynı dönemde Çorum’a gittiğimde otobüslerin üzerindeki yazılar dikkatimi çekti: bu otobüs ana duraktan saat başlarında ve buçuklarda kalkar veya 15 ve 45 geçe kalkar gibi. Orayı birçok kişi küçük ve geri kalmış kabul eder. Oysa çağdaş İzmir’de ana duraklarda otobüslerin kaçta kalkacağı belli değildir. Bir ara 10, 20, 30 dakikada bir kalkar gibi levhalar duraklarda yer aldıysa da bu sürelere uyulmadığı için kısa sürede yok oldular. Yerleştiğimden beri her yeni belediye başkanına sorunları yazdım hatta çözümler bile önerdim. Bu önerilerden biri Almanya’daki duraklardaki otobüslerle ilgili bilgilerdi. Resimlerini bile çekip gönderdim. Birkaç yıl sonra duraklarda o bilgi levhalarını görünce çok mutlu oldum ama mutluluğum kısa sürdü çünkü Almanya’daki otobüs ve tramvayla ilgili bilgi panoları İzmir’de reklam panosu olmuştu.

Benim oturduğum yerden Alsancak’a giden otobüsler genellikle 20 dakika arayla kalkarken Konak’ta çok kez 45 dakika beklediğimi bilirim, sonra gelen tıklım tıklım dolu otobüsün birkaç dakika sonrasında kısmen dolu olan ikincisi geçer. İnsanlar onu doldurur. Bir de bakarsınız ki beş dakika geçmeden üçüncüsü bomboş gelir. İşin garibi en arkadaki boş otobüs öne geçmez/geçirilmez ve en öndeki tıkış tıkış en arkadaki bomboş gider. Ben yıllardır ilgili yerlere şikâyet ederim ama değişen bir şey yok. Çok eskiden İstanbul’da bir yerden bir yere gitmek bir güne mal oluyordu. Şimdi gittiğimde kıskanıyorum. Havaalanına metro ile gidebiliyorum. Kısa sürede hava alanından istediğim yere gidiyorum. Ama İzmir’de Balçova’dan Konak’a gidemiyorum. Gidiş yine iyi, ilk duraktan biniyorum ama dönüş biraz önce yazdıklarım nedeniyle tam bir işkence. Duraklarda danışacak kimse yok; bilet gişelerine sorduğunuzda haklı olarak kızıyorlar, bilmek zorunda da değiller. Çağdaş bir kentte bunlar olmaz.

Çağdaş kentte bisiklet iyi bir ulaşım aracıdır. Ama İzmir’de bisiklet yolları olmadığı için gençler buldukları alanda laf olsun diye bisiklete biniyorlar. Bu sorunlardan dolayı olsa gerek bize yurtdışından gelen yabancı misafirler İzmir’de benim zorumla kalıyorlar. Onlara İzmir’e gelmişken Kemeraltı’nı ve Etnoğrafya müzesini görmeden gitmelerinin kayıp olacağını anlatarak en azından oraları görmelerini sağlıyorum. Tabii ki arabamızla götürüyoruz.

 

2.  ŞEHRİN MİMARİ GELİŞİMİ:

1977 yılında İzmir’e ilk kez geldiğimde babamla Mithatpaşa Caddesinden Narlıdere’ye kadar gitmiştik. Mithatpaşa caddesine bayılmıştım. Yıllar sonra Küçükyalı’da evim oldu ama park yeri sorunu, kaldırımların işgali nedeniyle yollarda yürüme gibi nedenlerle Balçova’ya kaçtım.

Mithatpaşa caddesinin eski resimlerini gördükçe çok üzülüyorum. Eskiden (yani çağdaş olmadan önce) evler yapılırken şehrin rüzgâr yönüne göre yapılırmış. Özellikle İzmir’in imbatı meşhurdur (İmbat: Yazın, gündüz denizden karaya doğru esen mevsim rüzgârı). Gündüz denizin serinliğini getiren bu rüzgâr, gece dağdan denize doğru eser dolayısıyla güzel bir iklim oluşur. Bu esintiye göre yapılan evlerde de doğal klima oluştuğundan insanlar sıcaktan çok fazla etkilenmezler. Bu özelliği Alanya’da iken öğrenmiştim, kaldığım eski yapı üç katlı evde dayanılmaz sıcaklarda bile sıcaktan rahatsız olmuyordum; etken sadece esintinin yönü olmayıp, yüksek tavanlar da bu doğal akımı destekliyorlarmış. İzmir’de de eski evlerin/yalıların benzer şekilde inşa edilmiş olduğunu fark ettim. Ancak İzmir’deki o güzelim yalılar yıkılmış yerine İzmirli bir yazarın dediği gibi “Çin Seddi” benzeri apartmanlar dikilmiş. Ne sakıncası var demeyin o yüksek binalar, arkasında kalan evlerin rüzgârını keserek serinletici etkiden yararlanamamasına neden olmuştur. Herhalde İzmir’e yapılmış olan en büyük mimari kötülük bu olsa gerek. Şehirde bir değişiklik yapılmak istendiğinde, hemen bazı sivil kuruluşlar tarafından “şehrin görüntüsünü bozar” avazıyla engellenmektedir. Oysa İzmir’de zaten görüntü kalmamış. Bazen Karataş, Küçükyalı ve Göztepe arasında gezerken yıkılan, yıkılmak üzere olan çok güzel iki-üç katlı evler görüyorum. Çağdaş kentlerde bu evler yenilenerek hem görüntü kirliliğinin önüne geçilir hem de eski güzellikler korunur. Ama ne yazık ki bu özeni İzmir’de göremiyorum. Tarihini koruma ya da görüntü kirliliğini önleme kaygısı yok.

Mithatpaşa caddesi ile İnönü caddesi arasındaki paralel sokaklardan geçerken kaygı duyuyorum. Çünkü daracık sokaklar korunmuş; tek ya da iki katlı evler yıkılıp yerine apartmanlar dikilmiş, neredeyse hiçbirinin otoparkı yok(neredeyse tüm İzmir’de çok katlı lüks addedilen apartmanların hemen hemen hiçbirinin otoparkı yok/ya da çok yetersiz). Sokaklar araba parkına dönmüş. Bir yangın çıksa itfaiye nasıl geçecek diye merak ediyorum ve kaygılanıyorum. Şehrin birçok yeri yeni kurulmuş. Mesela benim oturduğum Balçova 20 küsur yıllık bir geçmişe sahip diğer bir deyişle, ülkemizde şehir planlamacılığının olduğu (yani üniversitelerde eğitiminin verildiği) dönemlerde buralardaki narenciye bahçeleri yok edilerek apartmanlar dikilmiş ama birçok apartmanın park yeri yok, sokaklar çok dar olmamasına rağmen sağlı sollu park eden arabalar nedeniyle sokaklar daralıyor. İzmir’in birçok yerinde apartmanlar dikilirken arabalar için park yeri düşünülmüyor. Halbuki şehirde en hızlı artan şey özel otomobil sayısı. Avrupa ve Amerika’da son yirmi yılda kurulan yeni şehir bölümlerinde apartmanların yer altı otoparkları var ve caddeler bizlerdekinin iki misli genişlikte. Almanya’da böyle bir yerde oturdum ve orada sokaklarda yürürken insan içinde bir ferahlık hissediyor.

İzmir’de kaldırımlar insanların yürümesi için yapılmamıştır. Zira kaldırımlar ya teşhir yeridir, ya kafeteryaların/kafelerin oturma yeridir ya da arabaların park yeridir. İnsanlar, özellikle de küçük çocuklar okula gidip gelirken caddede yürürler. Bazı yerlerde kaldırımlara arabalar park etmesinler diye kaldırımlar o kadar yüksek yapılmıştır ki yaşlılar, dizlerinden sorunları olanlar, küçük çocuklar vb. kaldırım yerine caddede yürümeyi tercih ederler.

 

3.  İNSANLARIN BİRBİRİNE SAYGISI:

Bazen e-posta ile İzmir’le ilgili yazılar geliyor bunlardan bazılarında “İzmir’in insanları çok güler yüzlüdür, tanımadığınız insanlar bile selam verir” yazıyor. Oysa ben bunlara pek şahit olamadım. O dönemleri yakalayamadığım için ayrıca üzülüyorum.

Benim bahsetmek istediğim aslında başka şey. Ne Ankara’da ne Kayseri’de ne de Sivas’ta rastlamadığım (zaten yurtdışında benim gördüğüm yerlerde benzer örnekleri yok) bir alışkanlık var: Sokak Düğünü. Köylerde bu alışkanlığa rastlarsınız. Çünkü oralarda hasat zamanı ve bazı dönemler göz önünde tutularak düğünler sokakta yapılır. Çünkü o dönemde hiç kimse sabahın köründe tarlaya gitmeyecektir, herkes gelip rahatlıkla eğlenebilecektir. Hatta düğün için düşünülen yerde hasta ya da cenaze varsa düğün yeri başka yere alınır. Oysa İzmir’de yüzlerce insanın oturduğu bir sokakta sandalyeler konuyor, yüksek sesli hoparlörler kuruluyor (tabii ki resmi izin alınıyor) ve düğün başlıyor.  Üç-beş sokak ötesinden bile duyulan müziğin sizin zevkinize uygun olup olmaması hiç önemli değil, şarkı söylediğini sanan kişinin sesinin berbat olması da önemli değil. Kapı ve pencereleri sonuna kadar kapatmanıza rağmen (hem de sıcağın bunalttığı günlerde) seslerin evinizin içinde olması da önemli değil yeter ki insanlar başkalarını rahatsız etmenin keyfini çıkarsınlar. Bu kadar kötü tablo çizmemden bazıları rahatsız olabilir. Ama İzmir Türkiye’nin üçüncü büyük şehri ve çağdaş olmakla övünüyor, böyle bir şehirde insanları rahatsız etmek nasıl bir çağdaşlıktır? O gürültüyü dinlemek zorunda kalan yüzlerce insanın kimler olabileceğini düşünelim: Bebek hastadır annesi zorla uyutmuşken bu gürültüyle uyanan bebekle nasıl baş edilir? Kaç gündür migren ağrısı çeken birinin ağrısı o gün biraz hafiflemiştir, bu gürültünün nasıl bir etkisi olur dersiniz? Gece çalışan ve gündüz sıcak nedeniyle uyuyamayan ve serinlik basınca birkaç saat uyumak için çabalayan birinin yerinde olmak ister misiniz? Ya da üniversite öğrencisi/asistan vs olabilirdiniz ve ertesi gün sınava girmeniz gerekiyor olabilirdi. Gördüğünüz gibi köyde yaşamadığımızdan çok çeşitli işlerle meşgul olduğumuzdan evimizde rahatımızın bozulmaması için çağdaş şehirlerde düğünler için düğün salonları yapılmıştır. Resmi makamlar nasıl izin veriyorlar halen anlamış değilim. Hiç olmazsa hoparlör kurulmasına izin verilmese daha mantıklı olmaz mı? Aslında mantıklısı sokak düğünlerinin olmamasıdır…

Gürültü yapılması mubahtır alışkanlığından olsa gerek düğün/eğlence salonunu terk edenler gecenin saat birinde ya da ikisinde korna çalmakta sakınca görmüyor ve ne kadar rahatsız ettiklerini düşünmüyorlar.  

Bir de arabada yüksek sesle müzik dinleme alışkanlığı var. Gündüz trafikte arabanızla seyrederken ya da yolda yürürken yanınızdan geçen ve arabasında müziği sonuna kadar açması yetmiyormuş gibi camlarını da açıp kendi müziğini size zorla dinleten gençlere bu zorbalıktan ne anladıklarını soramıyorum. Aynı şeyi gecenin sessizliğinde yaptıklarında ise onları hayırla anmıyorum.

Apartmanda oturan komşular evlerindeki çocuklarına/gençlerine yüksek sesle müzik dinlememeleri gerektiğini anlatmıyorlar ve en büyük sorunlar yüksek sesle müzik dinlemekten çıkıyor.

Oysa çağdaş ülkelerin çağdaş şehirlerinde yaşayan insanlar başkalarını rahatsız etmeden yaşama sanatı geliştirmişlerdir. Çünkü evler insanların kendilerini rahat hissettikleri ortamlar olmak zorunda, başkalarının bu huzuru bozmaya hakları olamaz. Demokrasi, başkasının hakkının başladığı yerde benimkinin bitmesi demektir ya da benim hakkımın başladığı yerde başkasının hakkı biter. Beraber yaşadığımız bir ortamda birbirimizin hakkına tecavüz etmemeliyiz. Bana göre bu çağdaşlığın bir gereğidir.      

Rahatsız olduğum diğer bir şey mağazalara gittiğimde özellikle de Kemeraltı’nda tezgâhtarların (hem baylar hem de bayanlar) teyze, abla, yenge gibi ifadeler kullanması. Pazara gittiğimde satıcıların bu ifadeleri hoş görebilirim ama bir mağazada asla.  Bir defasında bir mağazada gece kıyafeti deniyordum tezgâhtar yine “abla” deyince sabahtan beri duyduğum akrabalık ifadelerinden o kadar bıkmışım ki ben de “affedersin ama ben bir kardeşim olduğunu hatırlamıyorum, annem sizden hiç bahsetmedi” dedim. Kadın bozuldu tabii. Kaliteli olduğunu varsaydığım mağazalara gittiğimde İzmir’de herkes 36 bedene sahipmiş gibi kıyafetler sattıklarından kendime uygun beden bulamıyorum. Gittiğim diğer mağazalarda ise ya tezgâhtarların söyledikleri nedeniyle ya da kıyafetlere bakarken sanki alıp kaçacakmışım gibi arkamda dolaştıklarından kaçıyorum. Ya da bazı hoşuma giden kıyafetlerin bulunduğu mağazalara kapısından bakmamla kaçmam bir oluyor; çünkü sahibinin ya da tezgâhtarların ellerinde sigara içerisi leş gibi kokuyor. Yani kıyafet daha rafta iken leş gibi sigara kokuyor. Bu bahsettiklerime yine birçok şehirde rast gelebilirsiniz. Ama o şehirlerin hiçbiri İzmir gibi “çağdaş” olmakla övünmez, onlar mütevazıdır. Çağdaş bir şehrin mağazalarında tezgâhtarlardan/satıcıdan benim beklentim “buyurun efendim/hanımefendi/beyefendi”, “yardımcı olabilir miyim?” gibi ifadelerdir.

 

4.  ÇEVRE:

Çekirdek, ülkemizde en sevilen eğlenceliktir ve bana göre cips yemek yerine çekirdek çitmek çok daha sağlıklıdır. Gelgelelim ülkemizde halen çekirdek yeme terbiyesi yok. Evlerde yere düşmesin diye herkes pür dikkat kesilirken, sokaklar çöplükmüş gibi yerlere atmakta sakınca görmüyorlar. Bu yüzden de birçok açık alanda çekirdek/kabuklu yemişler yasaklanmış durumda. İzmir’de de ne yazık ki çok farklı değil, çağdaş bir kentte beklersiniz ki insanlar ellerine bir torba alır ve çekirdek kabuklarını onun içine koyar. Bazen ikaz ettiğim insanların tepkileri çok ağır oluyor, bir dövmedikleri kaldığı durumlarda oluyor. Konak meydanındaki yeşil çimenlerin üstü bir ara bembeyaz çekirdek kabuklarıyla doluydu, aylar sonra gördüğümde ise çimenler kalmamıştı herhalde kabuklardaki tuzlar çimenlere zarar verdiler diye düşündüm. İnciraltı’nda ve sahil yolundaki yürüyüş yolu olduğu gibi çekirdek kabuklarıyla doluyor. Bu ise şehrin iddia edilen çağdaş görünümüne hiç mi hiç yakışmıyor. 

Çağdaş ülkelerde insanlar doğalarına sahip çıkarlar. Mesela denizlerinde poşetler sahillerinde sigara izmaritleri ve plastik şişeler olmaz.

İzmir’de üzüldüğüm önemli bir konuda yok edilen narenciye bahçeleri. Verimli topraklarda şimdi portakal, mandalin, limon yerine apartmanlar yetişmiş. Anayollara ve bazı parklara palmiye ve çam ağacı dikme yarışı var. Palmiye Akdeniz bitki örtüsü olduğundan ve İzmir’in sembollerinden olduğundan ona sözüm yok. Ama sokaklara palmiye dışında hiç olmazsa İzmir’e has ağaçlar neden dikilmez? Çam ağacı yerine açelya, manolya, mandalin, portakal, limon dikilse ne olur. Balçova Termal otelin bahçesinde bir tane dut ağacı vardı, ne hikmetse geçen sene dipten budadılar. Ve her yere çam diktiler. Bu otele kuzey Avrupa’dan hastalar geliyor. Onların memleketinde bolca çam var. Çam yerine bahsettiğim ağaçlar dikilse ve hastalar geldikleri şehrin bitki örtüsünü tanısalar hatta meyveleri ağacından koparıp yeseler hoş olmaz mı? O dut ağacının yeri beğenilmiyorsa budanacağına uygun bir yere dikilse ve insanlar ondan yese ne olurdu? Çağdaşlık, kendi doğalını yok edip yabancı olana özenmek midir???

İzmirliler çimen ekeceğiz diye doğal bitki örtüsünü yok ediyorlar. Çimen güzel bir şey ama bana göre bu iklime uygun değil; hemen sararıyorlar, çok su istiyorlar. Oysa İzmir’in kendine has bitkileri var bunlar genellikle her zaman yeşil kalıyorlar. Bu yeşillikler her derde deva ya da hepsinden yiyecek olarak yararlanılıyor. Benim yaşantım iç Anadolu’da geçtiğinden bu kadar çok yeşillikle tanışmamıştım, o nedenle bu yeşillikler beni büyülüyor. İlk geldiğim yıllarda bir gün bir İzmir’li bir arkadaşla yeşillik bir alanda yürüyüş yapıyorduk, benim ot olarak gördüğüm her yeşilin bir adı olduğunu hangisinden ne yemekler yapıldığını bana anlattığında inanasım gelmemişti. Bu güzelliklerin yok edilmesi beni içten yaralıyor. Gelecekte buralarda yaşayacak kişiler ısırgan otu, ebegümeci, kedi otu ve adını hatırlayamadığım/bilmediğim birçok otu artık göremeyecekler, çimenlerle mutlu olmaya çalışacaklar ama çimenler yenmiyor.     

 

Okuduklarınızdan sonra belki de bana kızacaksınız her şehirde hatta her ülkede olabilecek şeyler yüzünden İzmir’e haksızlık ettiğimi düşüneceksiniz. Haklısınız bahsettiklerim her şehirde olabilecek şeyler. Ancak her fırsatta “çağdaş “olduğunu iddia eden bir şehirde iseniz bunlar ne yazık ki sırıtıyor. Umarım bu sorunlar kısa sürede çözümlenir. Ancak her şey çok kötü değil mesela son yıllarda halka açık spor alanları ve spor aletleri yerleştiren belediye başkanlarına (özellikle de Balçova Belediye Başkanına) teşekkür ediyorum. Çocukların sokaklardan kurtarılıp bir spora yönlendirilmesi çabalarını takdir etmemek mümkün değil. Ancak çağdaş lafını hak etmek için sanırım bundan daha fazlası gerekir. 

 25 Nisan 2008