AKTİF EĞİTİM
Aktif eğitim nedir ne değildir?
Bu yazıyı
okuyunca sakın aktif eğitim hakkında bilimsel bir yazı döşeneceği zannına
kapılmayın. Böyle bir iddiam yok. Sadece aktif eğitimin ne olduğu konusunda bu
eğitimi verenlerin de kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Öyle olmasa bazı
yanlışlıklar yapılmaz. Ya da eğitim bilimi açısından faciaya yol açılmaz.
Bu sözleri
yazabilme cesaretini kendimde nasıl bulduğumu da isterseniz yazayım. İlkokul
3.sınıfa başlamıştım ki Almanya’ya gittim. Evimiz küçük bir köydeydi, köydeki
kilisenin bir ilkokul bölümü vardı. Beş sınıf aynı anda dersteydik. Zaten
hatırladığım kadarıyla toplam 20-25 öğrenciydik. Güler yüzlü genç bir bayan
öğretmenimiz vardı. Ben Almanca bilmediğim için birinci sınıftan başlamıştım.
Öğretmen fırsat buldukça benimle bizzat ilgileniyor, eşyaların adını söylüyor,
karşılıklı konuşmaya çalışıyordu. Hiç Almanca bilmeden ben yazıyla başladım ve
matematik işlemlerini yaptım. Çünkü öğretmenimiz her şeyi küçük kartlara
resmetmiş ya da yazmıştı, bize sadece verdiği kartlardaki işlemleri yapmak
yazıları yazmak düşüyordu. Böylece hangi sınıfa sıra gelirse onunla ders
yaparken diğer grup verdiği görevleri yapıyorduk. Bu şekilde bir yılda ikişer
sınıf atlayarak ikinci yılın sonunda dördüncü sınıfa geçtim ve Almancam oldukça
ilerledi, masal ve ders kitaplarını rahatlıkla okuyup anlayabiliyordum. Derken
büyük şehre taşındık (Frankfurt). Oradaki öğretmenimiz yaşlı bir bayandı
sınıfımız da yine 25-30 kişi arasındaydı. Burada artık tek sınıftık. Masalarımız
karşılıklı dizilmişti, bir masada karşılıklı oturan ikişerden dört öğrenci
vardı, yerleşim hepimizin öğretmeni görebileceği şekildeydi. Eğitim kitaplarında
yer aldığı halde Türkiye’deki sınıflarda ne yazık ki halen uygulanmayan diğer
bir şeyde sınıfın giriş kapısı yazı tahtasının tam karşısındaydı(bizdeki gibi
yanında değil). Yani birisi sınıfa girdiğinde dikkatimiz girene kaymıyordu.
Derslerimiz çok basitti. Matematik dersinde kitaptan soru çözmekten ziyade,
anlatılan ve örnek verilen konuya göre biz kendimiz matematik sorusu üretiyor,
çözüyor ve ertesi gün hangimiz daha güzel soru ve çözüm bulmuşsak tahtada
çözüyorduk. Yani eğlenceliydi. Beşi bitirdiğimde metrekareye yeni başlamıştık
ama ölçmeyi çok iyi kavramıştık. Çünkü evde ölçmediğimiz bir şey kalmamıştı.
Dördüncü sınıfta bulunduğumuz şehir ve Almanya hakkında coğrafi bilgiler
öğreniyorduk. Elimizdeki çalışma defterinde şematik olarak resmedilmiş
haritalardaki ırmakları dağları boyayarak dersi öğreniyorduk. Beşinci sınıfta
ise Almanya’daki eyaletleri,
sınırlarını, Almanya’ya komşu ülkelerin hangileri
olduğunu ayrıntılarına (nüfusları, ne yedikleri, ürettikleri gibi konulara)
girmeden; yüzeysel öğrendik. Tabiat dersinde her birimize farklı hayvan veya
bitkiyi öğrenme ödevi veriliyordu ve onları anlatıyorduk (bizde olduğu gibi
soy-sülalesi-gelişimi olarak değil) ne yer ne içer, nerelerde yaşar, kuyruğu,
rengi vs gibi. Yazı dersinde el yazısı önemliydi. Doğru yazma dersinde öğretmen
okur biz yazardık sonra birbirimizin yazdıklarını kontrol ederdik, doğru yapmış
mıyız diye öğretmende kontrol ederdi. Sınav yapıldığında hiç birbirimizin
yazdığına bakmak aklımıza gelmezdi, oysa yazdıklarımızı rahatça görebiliyorduk.
Çünkü bizde şu düşünce vardı, benim bilmediğimi o nereden bilecek? Bir de ben o
kadar aptal mıyım ki onun bildiğini bilemeyeceğim? Zaten bizden yarışmamız
istenmiyordu ne kadar bildiğimizi kendimize öğretiyorlardı. Eksiklerimizi görüp
bir dahaki sefere doğru yapmaya çalışıyorduk.
Eğer aktif
eğitimle ilgili yayınları okuduysanız bu anlattıklarımın aktif eğitim olduğunu
anlarsınız. 1964-68 yıllarında Almanya’da böyle bir eğitim aldım.
Türkiye’ye
dönüp ortaokula başladığımda feleğim şaştı. Ama yine de sınıfta oldukça
başarılıydım, bu başarımı öğrenmeyi öğrenmeme borçluydum.
Bütün bunlardan
bana ne diyebilirsiniz, haklısınız. Ancak son yıllarda üniversitelerde başlayan
aktif eğitimi eleştirirken, eleştirme cesaretini nereden aldığımı anlamanız için
anlattım. Yine bir şansım daha oldu. Paramedik programının eğitimi tipik aktif
eğitimdi. Hem benden önce Kanada’ya giden arkadaşın uygulamalarından hem de
Kanada’ya gittiğimde uyguladıklarım ve gördüklerimle
bu eğitim şeklini içselleştirme olanağına kavuştum. Amma
velâkin, temelde bu eğitimi almamış, yatkınlığı olmayan öğretim elemanları
sayesinde bu eğitim bile kısmen klasik eğitime döndürüldü. Doktora dersi
aldığımda Üniversitedeki aktif eğitim çalışmalarını başlatan bu konuya çok önem
veren hocamızın bazı aktif eğitim uygulamaları nedeniyle üzüldüğü bir nokta
vardı: aktif eğitim doğru verilmezse klasik eğitim kadar bile başarı sağlanamaz.
Gelelim
üniversitelerimizdeki anlı şanlı aktif eğitim uygulamalarına:
1.
Yöntem:
ÖĞRENCİYE ANLATTIRMA YÖNTEMİ
Sayın
öğretim elemanları zannediyorlar ki, öğrencilere ders anlattırınca aktif eğitim
oluyor. Şöyle bir geriye gidip, bir konuyu öğrenme sürecinizi gözden geçirin.
Okuduğunuz konuyu anlamakta zorlandığınızda hoca anlatırken bir de bakarsınız ki
o kadar zor değilmiş. Çünkü hoca örnek verir, açıklama yapar anlarsınız.
Öğrencisiniz diyelim unlu mamulleri pişirme dersine başladınız. Daha önce hiç
mutfağa girmemiş böyle bir işle uğraşmamış uğraşanı da görmemişsiniz. Öğretim
elemanı geliyor, kitabın konularını size paylaştırıyor ve sırayla anlatmanızı
istiyor. Sizin şansınıza ekmek pişirme düştü diyelim. Siz bir şey bilmediğiniz
için ne yaparsınız, noktasına virgülüne ezberleyip anlatırsınız. Siz bunu
yaparken ekmek pişirmeyi öğrenmiş olur musunuz? Ezberlediklerinizi unutmama
telaşıyla anlatıp geçersiniz. Arkadaşlar birbirine soru sormama konusunda
anlaşırlar, ya da hoca korkusuyla cevabını hazırladıkları soruları sordururlar.
Ekmeğin nasıl pişirilmesi gerektiği konusu böylece atlatılmış olur. Öğretim
elemanı mutludur. Öğrenciye aktif eğitim vermiştir. Öğrenci memnundur, uzun süre
ders çalışmak zorunda değildir. Ama ekmeğin yoğrulma, hazırlanma, pişirilme
aşamasında dikkat edilecek püf noktaları kimsenin dikkatini çekmemiştir. Oysa o
püf noktaları kek ve börek yapımında da gerekli olacak ama anlatıldı diye bir
daha ele alınmayacaktır. Oysa hoca böyle bir yöntem izleyeceğine konuyu
özellikle püf noktalarını anlatsa ve öğrenciye kitaptaki gibi ekmek pişirmesini
ve yaşadığı deneyimi paylaşmasını istese ya da uygulama imkânı varsa okulda
öğrenciye yaptırsa işte o zaman aktif eğitim olur. Çünkü öğretici bir temel
bilgi vermiştir ve öğrenci en azından ne yapacağı konusunda bir fikir sahibi
olmuştur.
İkinci
yüksek lisansımda ve doktora derslerinde aynı yöntemi bizde uygulayan öğretim
elemanları vardı. Hafta boyunca bilmediğimiz konularda sayfalar dolusu tercüme
yapmaktan konuyu anlamaya fırsat kalmıyordu. İşin içinden çıkılamadığında
öğrenciler arasında telefon trafiği devreye giriyordu. İşin daha da komiği bu
saçmalık yüzünden bazı konulardaki bilgilerim alt üst olmuştu.
2.
Yöntem:
VAKA HAZIRLAMALI YÖNTEM
Burada bir
yazılı vaka hazırlanıyor. Öğrenciye dağıtılıyor. Yararlanacağı yerli(çoğunlukla
yabancı) kaynaklar sıralanıyor. Ve planlanan bir günde 5-10 öğrenciyle hoca bir
araya gelerek vakada anlatılan konuyu irdeliyorlar. Ne güzel değil mi? Vakada
anlatılan konuda temel eğitim almış kişi için harika bir yöntem (bir de,
ilkokuldan itibaren öğrenmeyi öğrenmiş bir öğrenci grubu için). Mesela soru şu
şekilde: bir atletin koşarken hangi kasları çalışır? Mükemmel bir soru ve
öğretici de. Ancak anatomiyi bir kez özet olarak almamış, öğrenmeyi öğrenmemiş
bir öğrenci için ne yazık ki aynı şeyi iddia edemem. Sağlık meslek lisesinden
gelen biri için bu harika bir öğrenme yöntemiyken, yıllardır sınava hazırlanmak
için dört şıklı soru çözmeye yönlendirilmiş biri için bu verimli olamaz. Size
iki örnek: 1. Aktif eğitim gören tıp fakültesi dördüncü sınıf öğrencileri sınav
sorusu çalmışlardı (hocanın bilgisayarındaki bilgilere ulaşarak), üçüncü sınıf
öğrencileri ise soruların fotokopi ile çoğaltıldığı yerden soru kaçırmışlardı.
Aktif eğitimde öğrenci soru çalmaz, çünkü onun için nottan ziyade ne kadar doğru
öğrendiği önemlidir. Sınavın eksiklerini görmek ve kendisini denemek için iyi
bir fırsat olacağına inanır. Eğer öğrenci “soru çalıyorsa” ortada bir aktif
öğretim olduğu söylenemez. Hocalar sadece kendilerini kandırıp dururlar. 2.
Aktif eğitimde öğrenci kesin doğrulara tapmaz. Buda ne demek şimdi? Bir gün
stajda öğrencilerimizle kan basıncını tartışıyoruz. Yükselme -düşme ile ilgili
konulardan bahsediyorduk. Aktif eğitim gören ve beşinci sınıfa geçmiş bir tıp
öğrencisi de bize katıldı. Bir süre sonra “bizim profesörler kan basıncını doğru
dürüst bilmiyorlar” dedi. Niye böyle düşündüğünü sorduğumda “kaç tane oturum
yaptık her birinin hocası kan basıncının değerlerini farklı anlattı biri
diğerinin aynısı değil, ben hangisine inanıp uygulayacağımı bilemedim. Oysa siz
burada çok farklı şeylerden bahsediyorsunuz” dedi. Aktif öğretimde bir öğrenci
böyle bir tereddüt yaşamaz, çünkü kafasında oluşan bu tereddüt için çıkış yolu
arar, gider fizyoloji-patofizyoloji kitaplarını karıştırır ve cevabı bulur.
Burada benim çıkardığım sonuç: aktif eğitimde amaç bilgi hamallığından kurtarmak
ve öğrenmeyi öğretmek iken, bu sonuca ulaşılamamıştır. Yine bilgi hamallığı
yaptırılmıştır. Birçok kan basıncı ölçüm değerlerinin ne anlama geldiğini
öğrencinin bilememe nedeni bilgi hamallığı yani ezber mekanizmasının işin içinde
olmasındandır.

Ezberle aktif eğitimi ayıran en önemli farkı yukarıdaki şemayı inceleyerek
bulabilirsiniz. Bir bilgiyi sunarken sadece anlatırsanız kullandığınız
tekniklere göre hatırda kalma oranını artırabilirsiniz. Ancak altı ya da sekiz
ders arka arkaya öğrencinin(ya da öğrenenin) ilk kez karşılaştığı konularda
anlatım yaparsanız bu oran iyice düşer. Hele öğrenen konuyu tekrar edip anlamaya
çalışmazsa (ki bizim öğrencilerimizin birçoğu ne yazık ki bu yoldalar) akılda
kalma oranı en düşük seviyeye gelir. Bu durumda öğrenci sınava ezberleyerek
girer. Oysa öğretici konu hakkında bilgi verdikten sonra öğrenciye örnek olay
vererek(vaka çalışması) ya da tartışma açarak öğrencinin konuyu kavramasını
sağlarsa öğrenme gerçekleşir. Konunun ne anlama geldiğini öğrenci kendi bulduğu
için burada “aktif eğitim” söz konusudur. Öğrenmenin kalıcı olması isteniyorsa
uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme aşamaları devreye sokulur. Tabloda da
görüleceği gibi bu durumda hatırlama %90 lara kadar çıkmaktadır, işte aktif
eğitim budur.
Yukarıda verdiğim başarısızlık örneklerinin nedenini sanırım daha iyi
anlamışsınızdır.
Aktif eğitimde öğrenen ve öğreten davranışları çok önemlidir. Öğrenenlere
öncelikle nasıl öğrenebilecekleri öğretilmelidir ki hedefin birinci ayağı
oluşsun. Eğer öğrenci lisans öğrencisi ise bütün öğrencilere kendi dillerinde
hazırlanmış tek kaynak (bu bazı derslerde artabilir: anatomide kitap +atlas
gibi) önerilmelidir. Ama yüksek lisansta, öğrenen, bildiği bir konu üzerinde
inşa edeceği yeni bilgileri farklı kaynaklardan araştırabilir. Ancak bireye
yönelik değilde bizdeki gibi lisans benzeri ders işlenecekse mümkünse kaynaklar
aynı olmalıdır.
Gelelim öğreten ayağına, aktif öğretimde öğreten çok önemli bir konumdadır.
Öncelikle öğretmeyi hedeflediği konuya çok iyi hâkim olması gerekir ki öğreneni
yönlendirebilsin. Özellikle de uygulamalı mesleklerde öğreten gerçekten önemli.
Size yine iki örnek biri paramedik programından: programımıza yeni atanan acil
tıp uzmanı hekim, vaka çalışmaları hakkında bilgilendirmek amacıyla bir vaka
çalışmasına katılması ve kullandığımız malzemeleri tanıtma önerime “ben bir
hekimim ben ne olduğunu bilirim ihtiyacım yok” diyerek reddetti. Oysa hiçbir şey
bilmiyordu, tıptaki vaka çalışmalarında yazılı bir konu ya da hasta dosyası
alınır onun üzerinde konuşulurdu. Bizim vaka çalışmalarımızda ise anlatılan
konular tiyatroda oynar gibi gerçekleştiriliyordu. Bir süre sonra öğrencilerin
hasta taşıma ve acil bakım uygulamaları (hastayı sedyeye bağlama, oksijen verme,
kanama durdurma gibi uygulamaları) konusunda çok gerilediklerini(mesela hastayı
sedyeye bağlamadan sedyeyi kaldırma, nefes darlığı olan hastaya oksijen vermeyi
unutma gibi) ama ilaçlar ve hastalıklar hakkında uzman kesildiklerini fark
ettim. Hem de onların belki de hiç karşılaşmayacakları hastalıklar ve kullanma
yetkileri olmayan ilaçlar konusunda. Daha da kötüsü bu ilaçların gerçek dozları
ne, yan etkileri ne onların hiçbirini bilmiyorlardı, zaten o kadar ayrıntılı
farmakoloji almamışlardı, onların bilgi alanı sadece acil ilaçlardı. Konuyu
hekim anlattığı için öğrenciler kendilerinin de alanda yapabileceklerini (yani
kendilerini hekim gibi hissedeceklerini) sanıyorlardı. Ben bunun imkânsız
olduğunu anlatmaya çalıştığımda beni düşman belliyorlardı. Sanki ben onların
hekim olmasını engelliyordum.
İkinci örnek de tıp fakültesinde aktif eğitimin başlaması sonrasında gözlediğim
sorun:
Mesleki beceriler laboratuarında öğrencilere bir ”beceri basamaklarını içeren”
uygulama veriliyor. Başlarına bir asistan konuluyor. Asistan mankenin yanına
öğrencileri götürüp “hadi beceri basamaklarına göre uygulayın, ben içerdeyim”
diyor. Diyelim sekiz öğrenci damar yolundan iğne yapmasını öğrenecekler. Manken
hazır orada sorun yok. Ancak hiç iğne yapmamış ya da nasıl yapılıyor görmemiş
öğrenciler ellerinde basamaklar tek tek anlatılmış bile olsa sizce doğru
yapabilir mi? Elbette yapamaz. Asistanın kendisi bu eğitimden geçmemiş ne
yapacağını bilmiyor; öğrenciye mahcup olmaktansa “hoca korkusu olmadan kendi
kendilerine daha iyi öğrenirler” mazeretine sığınıyor. Oysa aktif eğitimde
öğretici korkusu olmaz çünkü manken üzerinde yanlış yapmak doğru öğrenmenin
basamağıdır. Öğretici bir kere gösterir, öğrenci yaparken yanlışlarını görmesini
sağlar, gerekirse en doğruyu yapana kadar birkaç kez tekrarlatır. Öğretici her
daim öğrenci ile beraberdir ona iyi bir rehberlik yapabilmek için. Yine böyle
bir uygulamanın sınavına girdim. Yanımda iki de öğrenci vardı, ellerindeki
beceri basamaklarına göre sınava giren arkadaşlarına puan veriyorlardı. Ben
bile, beceri basamaklarının yapılıp yapılmadığını işaretlerken zorlandığımda
(bazı basamaklar birbirini takip ettiğinden hem kağıda işaretleyip hem de
izlemek zordu), öğrencilerin arkadaşlarına bol bol puan verdiklerini fark ettim.
Sizce bu ne kadar doğru? Öğrenci gerçekten o beceriyi öğrenmiş oluyor muydu? Ama
baştakilere bakarsanız her şey mükemmel yürüyor. Bu kişilerin hiçbiri eğitici
eğitiminden (öğretmenlik formasyonundan) geçmemişlerdi. Eğitimin psikolojik,
pedagojik, sosyolojik ve felsefi boyutlarından haberleri yoktu. Ölçme
değerlendirme, program hedefi oluşturma konularından bihaberdiler. Sadece üç-beş
günlük aktif eğitim denilen özet bilgilere sahiptiler. Ve bu eğitimi de bu işe
ömürlerini harcamış eğitim fakültesi mensuplarından değil bu işi sonradan
öğrenmiş birkaç hekim tarafından alıyorlardı. Sizce ömrünü yıllarca (lisans,
yüksek lisans, doktora, doçent, profesör olma aşamalarını eğitimde geçirmiş)
eğitime harcamış kişilerle birkaç aylık ya da yıllık eğitim alan aynı olabilir
mi??????
Eğer cevabınız evetse bir kere daha düşünmenizi öneririm. Bir de şu soruyu
sorarım: eğer 20 yıl öğrenenle 2 yıl öğrenen arasında fark yoksa o zaman niye
insanlara yıllarca dirsek çürüttürülüyor?
14 Şubat 2008